E-ISSN 1308-6294 / Print-ISSN 1019-214X
TURKDERM - Archieves of The Turkish Dermatology and Venerology - TURKDERM: 53 (4)
Volume: 53  Issue: 4 - 2019
1.Cover

Pages I - VI

ORIGINAL INVESTIGATION
2.The effects of topical liposomal resveratrol on incisional and excisional wound healing process
Mehmet Yalçın Günal, Şule Ayla, Nejda Bedri, Mustafa Çağlar Beker, Ahmet Burak Çağlayan, İsmail Aslan, Ekrem Musa Özdemir, Erdem Yeşilada, Ülkan Kılıç
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.82612  Pages 128 - 134
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda insizyonel ve eksizyonel yaralar üzerine farklı konsantrasyonlarda hazırlanmış lipozomal trans-resveratrol formülasyonlarının yara iyileşme aktivitesi üzerine etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Yara iyileşme etkisi, eksizyonel ve insizyonel yara modeli kullanılarak test edildi. Yara yüzey alanları 12 gün süresince ölçüldü. Çalışmanın 12. gününde, insizyonel yaralarda maksimum yük, maksimum stres, gerginlik (strain) ve % uzama değerleri değerlendirildi. Ek olarak, eksizyonel yaralarda anjiyogenez, granülasyon dokusu kalınlığı, epidermal ve dermal rejenerasyon değerleri ve makroskopik fotoğraf analizleri değerlendirildi.
Bulgular: Yara dokusu yüzey iyileşme oranları değerlendirildiğinde, %5 Res grubu ile referans molekül olarak kullanılan 1% Centella asiatica ekstresi arasında 10. ve 12. günlerde benzer etkiler gözlendi. Histolojik değerlendirme, %1 Res ve %5 Res gruplarının kontrol grubuna kıyasla anlamlı yara iyileşme aktivitesi oluşturduğunu gösterdi. Ayrıca, %1 Res ve %5 Res grupları, granülasyon dokusu, epidermal ve dermal rejenerasyonun yanı sıra anjiyogenezi uyararak yara iyileşme oranlarını arttırdı. Sonuç: %1 ve %5 resveratrol içeren lipozomal formülasyonların, hem eksizyonel hem de insizyonel yara dokularında iyileşme süreci üzerinde olumlu etkileri olduğu bulunmuştur.
Background and Design: The objective of this study was to investigate the wound healing activity of different concentrations of liposomal trans-resveratrol formulations on incisional and excisional wounds in rats. Materials and Methods: The wound healing effect was tested by an excisional and incisional wound model. Wound closure was measured for 12 days. On the 12th day of the study, maximal load, maximum stress, stress, and % of elongation values were evaluated in the incisional wound. In addition, angiogenesis, granulation tissue thickness, epidermal and dermal regeneration values, and macroscopic photographic analyses were evaluated in the excisional wound. Results: When the wound tissue surface healing rates were evaluated, similar effects were observed at the end of the 10th and 12th days between the 5% Res group and the commercial product containing 1% Centella asiatica extract used as the reference molecule. Histological evaluation showed that 1% Res and 5% Res groups induced significant wound healing activity compared to the control group. Furthermore, 1% Res and 5% Res groups increased wound healing rates by promoting granulation tissue, epidermal, and dermal regeneration as well as angiogenesis. Conclusion: Liposomal formulations containing 1% and 5% resveratrol were found to have positive effects on the healing process, both on excisional and incisional wound tissues.

3.Evaluation of the treatment responses with the recommended tools in patients with symptomatic dermographism
Pelin Kuteyla Can, Emek Kocatürk
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.07348  Pages 135 - 139
Amaç: Kronik indüklenebilir ürtiker’in en sık rastlanan tipi olan semptomatik dermografizm (SD), hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen ve yine hastaların önemli bir bölümünde ileri tedavi yaklaşımları gerektiren bir hastalıktır. Tedaviye ikinci kuşak (İK) H1 antihistamin (AH) ile başlanması ve kronik spontan ürtikerdeki algoritmanın uygulanması önerilmektedir. Ancak AH’lerin ve omalizumabın SD’deki etkinliğini değerlendiren az sayıda klinik çalışma vardır. Bu çalışmada, SD’li olgulardaki tedavi yanıtları, hasta ve hekim değerlendirme ölçütleri kullanılarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışma, SD’si olan elli sekiz hastayı içermektedir. Tedavi yanıtları 0., 4., 8., 12. ve 24. haftalarda ürtiker kontrol testi (ÜKT), hastanın global hastalık şiddeti değerlendirmesi, hekimin hastalık kontrolünü global değerlendirmesi ve dermatoloji yaşam kalitesi indeksi (DYKİ) ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 36,9±12,38 (17-72) olan elli sekiz hasta (40 kadın ve 18 erkek) dahil edildi. Hastaların ortalama hastalık süresi 31,8±46,22 ay idi. Hastaların 15’i (%43,1) tek doz İK-AH’lere yanıt verirken, 25’i (%43,1), İK-AH’lerin doz artırımına veya kombinasyonuna yanıt verdi. Tedavi cevapları artmış ÜKT skorları, hekimin hastalık kontrolünü global değerlendirmesi (p<0,001) ve azalmış DYKİ skorları ile azalmış hastanın global hastalık şiddeti değerlendirmesi (p<0,001) ile doğrulandı. On sekiz hasta AH’lere dirençli olarak saptandı ve bu hastalara omalizumab tedavisi uygulandı. Hastaların omalizumab tedavisi ile toplam yanıt oranları 24. haftada %86,2’ye yükseldi. Sonuç: SD hastalarının üçte biri AH’lere dirençli olup, omalizumab gibi üçüncü basamak tedaviler gerektirebilmektedir.
Background and Design: Symptomatic dermographism (SD) is the most common form of the inducible urticaria that impairs quality of life significantly and requires further treatment. Guidelines recommend a stepwise approach starting with second-generation (sg) H1 antihistamines (AHs), and it has been advised that the same algorithm that is available for chronic spontaneous urticaria might be implemented in chronic inducible urticarias. However, there is a lack of clinical trials assessing the efficacy of AHs and omalizumab in patients with SD. In this study, we aimed to evaluate treatment responses in SD patients by using patient-reported outcomes and physician’s assessment tools. Materials and Methods: This prospective observational study included 58 patients with SD. Treatment responses were evaluated with urticaria control test (UCT), patient’s global assessment of disease severity (PatGA-VAS), physician’s global assessment of disease control (PhyGA-VAS), and dermatology quality of life index (DLQI) at 0, 4, 8, 12 and 24th weeks of the treatment. Results: Fifty-eight patients (40 women and 18 men) with a mean age of 36.9±12.38 years (range: 17-72) were included in the study. The mean disease duration of the patients was 31.8±46.22 months. Fifteen patients (43.1%) responded to single-dose sg-AHs, while 25 (43.1%) responded to updosing or combination of sg-AHs. The response was confirmed by increased UCT scores, PhyGA-VAS (p<0.001), and decreased DLQI scores and PatGA-VAS (p<0.001). Eighteen patients were diagnosed as AH-resistant, and omalizumab was implemented. Total response rates increased to 86.2% at week 24 supplementation with omalizumab treatment. Conclusion: One-third of SD patients is resistant to AHs and might require third-line treatment such as omalizumab.

4.The evaluation of variants, subtypes and atypical forms of mycosis fungoides in a tertiary hospital
Hilal Kaya Erdoğan, Esra Ağaoğlu, Ersoy Acer, Deniz Arık, Zeynep Nurhan Saraçoğlu
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.34538  Pages 140 - 144
Amaç: Mikozis fungoides (MF) en sık görülen kutanöz T hücreli lenfoma tipidir. MF’nin erken lezyonları, alt tipleri ve klinik varyantları, diğer dermatozları taklit edebilir. Çalışmamızda, hastanemiz dermatoloji kliniğinde takipli MF hastalarında klasik veya atipik seyir gösteren varyantların klinik ve histopatolojik özelliklerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz dermatoloji kliniğinde 2008-2018 yılları arasında takip edilen MF hastaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, hastalık süresi, klinik bulguları, evreleri, verilen tedaviler ve atipik varyantları kaydedildi. Bulgular: Klinik ve histopatolojik olarak MF tanılı 117 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 64’ü kadın (%54), 53’ü erkek (%46) idi. Olguların yaş ortalaması 55,6 idi. Hastalığın başlangıcından tanıya kadar geçen süre ortalama 5, 6 yıldı. Altmış bir hasta (%52,1) evre IA, 20 hasta (%17) evre IB, 31 hasta (26,4) evre IIA, 3 hasta (%2,5) evre IIB, 1 hasta (%0,85) evre IIIB ve 1 hasta (%0,85) evre IVA idi. Altı olguda (%5,1) hastalığın atipik formları saptandı. Üç hasta (%2,5) foliküler MF, birer hasta ise hipopigmente, iktiyoziform ve granülomatöz MF idi. Tedavide topikal steroidlerin yanında 99 hastaya (%84,6) fototerapi, 20’sine (%17) asitretin, 4’üne (%3,4) metotreksat ve 1 hastaya (%0,85) sistemik interferon başlandı. Sonuç: MF varyantları, subtipleri, atipik formları ve MF’nin erken lezyonları, diğer dermatozları taklit ederek tanı ve tedavide gecikmeye neden olabilir. MF varyantlarının, alt tiplerinin ve atipik formlarının erken teşhisi ve tedavisi için MF’den şüphelenilmesi gereklidir.
Background and Design: Clinical variants, subtypes, and early mycosis fungoides (MF) lesions may mimic other dermatoses. MF is the most common type of cutaneous T-cell lymphomas. In our study, we aimed to evaluate the clinical and histopathological features of patients with classical and variants, subtypes, or atypical forms of MF in our dermatology department. Materials and Methods: We retrospectively evaluated MF patients who were followed up in our dermatology department between 2008 and 2018. Demographic features (age and gender), duration of disease, clinical findings, stages, and treatments of patients with classical and atypical variants of MF were evaluated. Results: A total of 117 patients diagnosed clinically and histopathologically with MF were included in the study. Sixty-four of the patients were female (54%), and 53 were male (46%). The mean age at diagnosis was 55.6±16.03 years. The mean disease duration was 5.6 years. Sixtyone patients (52.1%) had stage IA, 20 patients (17%) had stage IB, 31 patients (26.4%) had stage IIA, three patients (2.5%) had IIB stage, one patient (0.85%) had IIIB stage and one patient (0.85%) had stage IVA disease. Atypical forms of the disease were detected in six patients (5.1%). Three (2.5%) of these cases were follicular MF, and one patient for each type of hypopigmented, ichthyosiform, and granulomatous MF. In addition to topical steroids, 99 patients (84.6%) received phototherapy, 20 patients (17%) had acitretin, six patients (5.1%) had topical bexarotene, four patients (3.4%) had methotrexate and one patient (0.85%) had systemic interferon treatment. Conclusion: MF variants, subtypes, atypical forms, and early lesions of MF may cause a delay in the diagnosis and treatment by mimicking other dermatoses. Suspicion of MF is warranted for early diagnosis and treatment of MF variants, subtypes, atypical forms of MF.

5.Omalizumab in chronic spontaneous urticaria treatment: real life experiences
Burhan Engin, Uğur Çelik, Aslıhan Özge Birben, Özge Aşkın, Zekayi Kutlubay, Server Serdaroğlu
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.90001  Pages 145 - 149
Amaç: Ürtiker, geçici eritemli ve ödemli lezyonlarla karakterize, yoğun kaşıntılı dermatolojik bir hastalıktır. İmmünoglobulin E, mast hücreleri ve histamin patogenezinde önemli rol oynar. H1 anti-histaminikler tedavinin temelidir, ancak bazı durumlarda yeterli olmayabilir. Son kılavuzlar dirençli ürtikeri olan hastalar için anti-IgE monoklonal antikoru olan omalizumab, kullanımını önermektedir. Amacımız kronik spontan ürtiker hastalarında omalizumabın etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmek ve hastalarımızdaki gerçek yaşam deneyimlerini paylaşmaktır.
Gereç ve Yöntem: Nisan 2014 ile Haziran 2018 arasında 50 ayı kapsayan bu çalışma, aylık subkutan omalizumab enjeksiyonları ile tedavi edilen 124 kronik spontan ürtiker hastasının verilerini içermektedir. Tedavi öncesi ve sonrası hastalık şiddetini karşılaştırmak için 7 günlük ürtiker aktivite skoru (UAS7) kullanılmıştır.
Bulgular: Toplam 124 hastadan 75’i kadın (% 60.4) ve 49’u erkek (% 39.6) idi. Tedavi öncesi ve sonrası ortalama UAS7 skorları sırasıyla 32.4 ve 2.8 idi. Tedavi öncesi 124 hastanın 107'sinde (% 86.2) şiddetli ürtiker, 17'sinde (% 13.8) orta derecede hastalık vardı. Tedavi edilen 78 hastanın (% 63) ürtikeryal lezyonları tamamen kayboldu. Hastaların 31'i (% 25) kontrol altındaydı. 12 hastada (% 9.6) hala hafif bir hastalık vardı ve geriye kalan üç hastada (% 2.4) dirençli orta derecede semptomlar vardı. Tedaviye yanıt oranları ile tiroid otoantikorları veya yüksek IgE düzeyleri arasında korelasyon yoktu. Tedavi sırasında 36 aya kadar (ortalama 11 ay) ciddi bir yan etki görülmedi.
Sonuç: Sonuçlarımız omalizumabın kronik spontan ürtiker için hızlı etkili, etkin ve güvenli tedavi seçeneği olduğunu gösteren literatürü desteklemektedir.
Background and design: Urticaria is an intensely pruritic dermatologic disorder characterized by temporary erythematous and edematous lesions. Immunoglobulin E, mast cells and histamine play major role in its pathogenesis. H1 anti-histamines are the basis of the treatment but they may not be sufficient for some cases. Latest guidelines advise to use omalizumab, anti-IgE monoclonal antibody, for patients with refractory urticaria. Our aim is to evaluate the efficacy and safety of omalizumab in patients with chronic spontaneous urticaria and share the real life experiences in our patients.
Materials and Methods: This study, which covers the 50 months between April 2014 and June 2018, includes data of 124 chronic spontaneous urticaria patients treated with monthly subcutaneous injections of omalizumab. 7 day urticaria activity score (UAS7) was used to compare the disease severity before and after the treatment.
Results: A total of 124 patients consisted of 75 females (60.4 %) and 49 males (39.6 %) were enrolled. Mean UAS7 scores before and after the treatment were 32.4 and 2.8 respectively. Before the treatment, 107 of 124 patients (86.2 %) had severe urticaria while remaining 17 patients (13.8 %) had moderate disease. Urticarial lesions of 78 patients (63 %) completely disappeared under the treatment. 31 patients (25 %) had the disease under control. 12 patients (9.6 %) still had mild disease and remaining three patients (2.4 %) had refractory moderate symptoms. There was no correlation between treatment response rates and presence of thyroid autoantibodies or high IgE levels. There was no severe side effect observed during the treatment up to 36 months (mean 11 months).
Conclusion: Our results supported the literature showing that omalizumab is rapid acting, effective and safe treatment choice for chronic spontaneous urticaria.

CASE REPORT
6.Terra-firma forme dermatosis: Report of three cases
Tasleem Arif
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.14237  Pages 150 - 153
Duncan’ın kirli dermatozu olarak da bilinen Terra-firma forme dermatoz (TFFD), kir benzeri kahverengi gri renkli plaklar ile karakterize bir klinik tablodur. Anormal ve gecikmiş keratinizasyon patogenezinde rol oynar. Hastalıkta, tipik kir benzeri lezyonlar olsada, ayırıcı tanıda zorlanılabilir. TFFD’nin, %70 izopropil alkol ile silinerek giderilmesi tanı almasını ve tedavisini sağlar. Bu benign dermatozun tanınması, gereksiz hastane başvurularının, laboratuvar araştırmaları, deri biyopsileri ve ilaç tedavilerinin önüne geçilmesi için önemlidir. Bu yazıda yazar üç yeni TFFD olgusu bildirmektedir.
Terra-firma forme dermatosis (TFFD), also known as Duncan’s dirty dermatosis, is characterized by “dirt-like” brown-grey cutaneous patches and plaques. Abnormal and delayed keratinization has been implicated in its pathogenesis. The disorder is not well known by dermatologists even though affected patients present with typical dirt-like lesions. TFFD can be easily diagnosed and treated with 70% isopropyl alcohol. It is important to recognize this benign dermatologic entity because it can be easily confused with many other dermatological conditions. Hence, in order to avoid unnecessary referrals, laboratory investigations, skin biopsies, and medications, a trial of wiping the skin lesion with 70% isopropyl alcohol pads is suggested whenever the diagnosis of TFFD is considered. In this article, the author is reporting three new cases of TFFD.

7.Erythroderma associated with secondary syphilis: A case report of unusual presentation and resurgence of the great imitator
Raul Gerardo Mendez, Adriana Guadalupe Reyes Torres, Manuel Soria Orozco, Marisol Ramirez Padilla
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.2612  Pages 154 - 156
Frengi, spirochete Treponema Pallidum’un neden olduğu kronik bir enfeksiyondur. İkincil sifilizin geniş klinik sunumları ona “büyük taklitçinin” lakabı kazandırdı. Eritroderma, derinin çok çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan genelleşmiş bir enflamatuvar reaksiyonudur, ancak, sifilizin ortak bir kütanöz tezahürü olarak kabul edilmez. Burada, kliniğimize kronik tekrarlayan eritroderma öyküsü ile başvuran 74 yaşında bir İspanyol erkeğin olgusunu sunuyoruz. Önceden korunmasız cinsel ilişki dışında tıbbi geçmişi önemli değildi. Eritrodermanın nedenini belirlemek için kapsamlı çalışma sifiliz enfeksiyonu için pozitif sonuçlandı. Daha sonra sifiliz enfeksiyonunun tedavisi eritroderma remisyonuyla sonuçlandı.
Syphilis is a chronic infection caused by the spirochete Treponema pallidum. The wide range of clinical presentations of secondary syphilis has given it the nickname of “the great imitator”. Erythroderma is a generalized inflammatory reaction of the skin secondary to a wide variety of causes; however, it is not considered a common cutaneous manifestation of syphilis. Here, we presented the case of a 74-year-old Hispanic man who presented to our clinic with a history of chronic recurrent erythroderma. His medical history was not relevant except for previous unprotected sexual intercourses. Extensive work up to determine the cause of erythroderma was performed, resulting in positive for syphilis infection. Subsequent treatment of syphilis infection resulted in erythroderma remission.

8.Riga-Fede disease like ulcers in old age: A case report
Ayşe Tülin Mansur, Kağan Deniz, Kerem Özdemir
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.97355  Pages 157 - 160
Riga-Fede hastalığı (RFH) esas olarak bebek ve çocuklarda sıklıkla dilin ucu veya alt yüzünde ortaya çıkan reaktif, travmatik, ülseratif benin bir hastalıktır. Lezyonlar neonatal, natal veya primer kesicilerin çıkışından sonra oluşma eğilimindedir ve dişlerin dil üzerinde tekrarlanan öne arkaya hareketinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Literatürde erişkin RFH olgularına çok ender rastlanmaktadır. Burada 70 yaşında bir kadın hastada diş implantları uygulanırken son iki aydır dilde ve yanak mukozasında ortaya çıkan RFH-benzeri ülserler bildirilmektedir. Ülser ve çevresinden yapılan histopatolojik ve direkt immünofloresan incelemeler özgün bir tanıya işaret etmemiş, lezyonlar sistemik steroid tedavisine cevap vermemiş, dili ve yanağı koruyan yumuşak gece plağı uygulamasıyla iki ay içinde tam düzelme olmuştur. Bu hasta dolayısıyla erişkinlerde bildirilen RFH veya RFH-benzeri ülser olguları gözden geçirilmekte ve sunulan olguda lezyonların gelişiminde rol oynaması muhtemel faktörler tartışılmaktadır.
Riga-Fede disease (RFD) is a traumatic, reactive benign disorder characterized by persistent ulceration on the tip or ventral surface of the tongue, seen mainly in infants and children. Lesions tend to develop after the eruption of natal or primary incisors, resulting from repetitive traumatic damage due to backward and forward movements of the tongue over the lower incisors. A literature survey has revealed a very limited number of reported cases of RFD in adults. Herein we reported a 70-year-old female patient who developed RFD-like ulcers on the tongue and buccal mucosa during the previous two months, while under treatment of dental implants. Histopathological examination and direct immunofluorescence of the ulcers and periulcer area did not yield a specific diagnosis. The lesions were resistant to systemic steroid treatment, however, after applying for a soft dental plate nightly for protection of the tongue and buccal mucosa, all ulcers completely healed in two months. With regard to the presented patient, we have reviewed the cases of RFD or RFD-like ulcers reported in adults and discussed the factors contributing to ulcer formation in our patient.

9.Diffuse large B-cell lymphoma, leg type: A case report
Begüm Ünlü, Ayça Cordan Yazıcı, Güliz İkizoğlu, Yasemin Yuyucu Karabulut, Anıl Tombak
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.05873  Pages 161 - 164
Diffüz büyük B hücreli lenfoma, bacak tipi, primer kütanöz lenfomaların nadir görülen, kötü prognozlu bir alt tipidir. Yetmiş dört yaşında kadın hasta, sol bacağında, 4 ay önce ortaya çıkan, hızlı büyüyen, şişlikler ve yaralar yakınmasıyla dermatoloji kliniğimize başvurdu. Tanı alınan deri biyopsi materyalinin histopatolojik inceleme ile konuldu. İyileşmeyen bacak ülserlerinde, nodül ve plak lezyonlarında, malign hastalıklardan şüphelenilerek biyopsi alınmalıdır.
Primary cutaneous diffuse large B-cell lymphoma, leg type is a primary cutaneous B cell lymphoma of aggressive behavior and regarded as a unique entity. We reported a 74 years old female patient who presented with rapidly growing nodules with an ulcer on her left leg for four months. Skin biopsy revealed pathologic findings consistent with diffuse large B-cell lymphoma. We want to emphasize that malignant entities should always be in mind in the differential diagnosis of rapidly growing nodules, plaques, and non-healing ulcers.

LETTER TO THE EDITOR
10.Can you read the alphabet of secondary syphilis?
Çağrı Turan, Emine Yalçın Edguer, Güler Vahaboğlu, Hatice Meral Ekşioğlu
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.80775  Pages 165 - 166

TIPS FOR INTERVENTIONAL DERMATOLOGY
11.Paying attention to facial cosmetic units in dermatologic surgery pays back
Leyla Huseynova, Gonca Elçin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2019.51437  Pages 167 - 169

OTHER
12.Subject Index

Page E1

13.Referee Index

Page E2

14.Author Index

Pages E3 - E4

LookUs & Online Makale