TURKDERM: 48 (1)
Volume: 48  Issue: 1 - 2014
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Editorial
Emine Derviş, Mehmet Salih Gürel
Page 1
Abstract | Full Text PDF

REVIEW ARTICLE
2.Patient management in dermoscopy
Işıl Kılınç Karaarslan
doi: 10.4274/turkderm.82956  Pages 2 - 6
Dermoskopinin primer hedefi olan “melanomun erken tanısı” amacıyla yaptığımız dermoskopik değerlendirmelerde, günlük pratikteki yoğunluk göz önünde bulundurularak, maliyet-etkin bir yaklaşım geliştirmek gerekmektedir. Bu makalede, böyle bir yaklaşım geliştirebilmesi için gerekli “dermoskopide hasta yönetimi” stratejisi konusunda temel özellikler tartışılmaktadır.
Considering the work load in daily practice, it’s necessary to establish a cost-effective approach in the dermoscopic evaluation for early diagnose of melanoma, which is the primary goal of dermoscopy. In this article, the basic characteristics of “patient management strategy in dermoscopy”, which are necessary for such an approach, are discussed.

ORIGINAL INVESTIGATION
3.Clinical and demographical features of autoimmune bullous diseases: A retrospective analysis of 85 patients
Ülker Gül, Arzu Kılıç, Seray Külcü Çakmak, Seçil Soylu, Müzeyyen Gönül
doi: 10.4274/turkderm.78300  Pages 7 - 12
Amaç: Otoimmün büllü hastalıklar derideki spesifik antijenlere yönelik dokuda ya da kanda otoantikorların varlığı ile karakterize deri ve/veya mukoza tutulumu ile seyreden hastalıklar grubudur. Çalışmamızın amacı kliniğimize başvuran otoimmün büllü hastalıkların demografik ve klinik özelliklerini değerlendirmektir.
Yöntem ve gereçler: 2003-2011 yılları arasında kliniğimize başvuran klinik, histopatolojik ve immunopatolojik kriterlere dayanılarak otoimmün büllü hastalıklar tanısı konan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular; cinsiyetleri, yaşları, otoimmün büllü hastalık tanısı, lezyonların başlangıç zamanı ve lokalizasyonu, tutulum yaygınlığı, eşlik eden hastalıklar, hastaların aldığı tedavi, tedaviye yanıtları açısından değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmamıza toplam 85 hasta alındı. Hastaların 49’u kadın (%57.64), 36’sı erkekti (%42.36). Olguların 57’si (% 67.05) pemfigus (P), 24 ’ü ise (%28.23) pemfigoid grubundaydı. P. vulgarisli olguların büllöz pemfigoidli olgulara oranı 3.16 olarak saptandı. Lezyonların başlangıç yaşları 22 ile 82 arasında değişiyordu ve kronisitesi 2 hafta ile 120 ay arasında değişiyordu.. Olguların takipleri sırasında P. vulgarisli bir olguda mide kanseri tanısı konuldu. Büllöz pemfigoidli üç olguda malignite eşlik ediyordu: Bir olgu kemik metastazlı opere meme karsinomu, bir olgu renal karsinoma ve bir olguda lenfoma mevcut idi. Bir olgu hariç tüm olgularımız klasik tedaviye yanıt verdi.
Sonuç: Çalışmamızda en sık P.vulgarise rastladık, ancak Pemfigus/büllöz pemfigoid oranını ise daha önceki çalışmalara göre daha düşük saptadık. Ayrıca otoimmün büllü hastalıkların çeşitli hastalıklarla birlikte görülebilme ihtimali nedeniyle detaylı araştırılmaları gerektiğini vurgulamak istiyoruz.
Objective: Autoimmune bullous dermatoses is a group of diseases that are characterized by the presence of autoantibodies in tissue or blood against spesific cutaneous antigens. The aim of our study is to evaluate the demographical and clinical features of patients with autoimmune bullous diseases that applied to our clinic.
Materials and methods: Between the years 2003 and 2011, the patients who applied to our clinic and whom were diagnosed as autoimmune bullous diseases according to clinical, histopathological and immunopathological criteria were evaluated retrospectively. Cases were evaluated according to their sex, ages, the type of autoimmune bullous disease, the onset and localization of lesions, the extensity of involvement, associated diseases, the treatment they were given and the response to the treatment.
Results: A total of 85 cases were included in our study. 49 (57.64%) of the patients were female, 36 (42.36%) were male. 57 of cases (67.05%) belonged to pemphigus (P) group and 24 of them (28.23%) to pemphigoid. The ratio of patients with P.vulgaris to the patients with pemphigoid were detected as 3.16. The age range of the onset of the symptoms was between 22 and 82 years old. The chronicity of the lesions was between 2 weeks and 120 months. On follow up, a patient with P.vulgaris was diagnosed as gastric carcinoma. Bone metastasis was detected in one patient with bullous pemphigoid who was operated for breast carcinoma previously. Renal cell carcinoma and lymphoma were detected in other two patients with bullous pemphigoid. All patients responded to therapy except one case.

4.The etiological evaluation of our patients with chronic urticaria
Sakine Işık, Zeynep Arıkan Ayyıldız, Şule Çağlayan Sözmen, Fatih Fırıncı, Pınar Uysal, Özkan Karaman, Nevin Uzuner
doi: 10.4274/turkderm.13334  Pages 13 - 16
Amaç: Çocukluk çağında sınırlı veri nedeniyle kronik ürtiker (KÜ) etyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada kronik ürtiker tanılı çocuklarda muhtemel etyolojik nedenlerin değerlendirilmesini amaçladık.
Metod: Ocak 2011 ile temmuz 2012 tarihleri arasında KÜ tanısı ile kliniğimizde izlenen 18 yaş altı 67 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Kronik ürtiker tanılı hastalarda otoimmun hastalıklar, maligniteler, enfeksiyonlar gibi etyolojik faktörler araştırıldı. Veriler ortalama ± standart sapma ( SD) ve yüzde (%) olarak belirtildi. İki grup karşılaştırması Mann Whitney U metodu kullanılarak yapıldı. P <0.05 olması istatiksel açıdan anlamlı kabul edildi.
Bulgular: KÜ tanısı olan 67 hasta çalışmaya alındı. Erkek/kız oranı: 22/45, ortalama semptom başlangıç yaşı 10,2 ± 4,6 (1-17 ) yıl idi. Hastaların %7’sinde ANA titresi >1/100 saptanmış olup bu hastaların hiçbirinde romatolojik hastalığa ait klinik özellik belirtilmediği öğrenildi. Hastaların %13,7’sinde tiroid otoantikor pozitifliği olup, hepsine tiroidit tanısı konulduğu ve L-Tiroxin tedavisi başlandığı görüldü. Otolog serum deri testi hastaların %48,2 (n: 28) ‘sinde pozitif olarak saptandı.
Sonuç: Çocuklarda enfeksiyonlar ve besinler önemli birer KÜ nedeni gibi görünmemektedir. Erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da KÜ etyolojisinde otoreaktif süreçler önemli bir yer tutmaktadır. Bu sonuçlar daha önce KÜ tanılı Türk çocuklarda yapılan çalışmalar ile benzer özelliktedir.
Background: The etiologies of chronic urticaria (CU) in childhood remains incompletely understood because of limited data in children. In this study, we aimed to examine possible etiologies of CU in children.
Methods: Medical records of the 67 children who attended our clinic and were diagnosed with CU between January 2001 and July 2012 were analysed retrospectively. We investigated etiological causes of patients with chronic urticaria, such as otoimmune disorders, malignancies and enfections. Data were presented as mean ± standard deviation (SD) and percent (%). The comparisons between two groups were conducted using the Mann-Whitney U method. p < 0.05 was considered statistically significant.
Results: Sixty-seven children who met the criteria for CU were recruited to study. Male/female ratio was 0,5 and mean age of symptoms onset were 10,2 ± 4,6 ( Range 1-17 / year). In 7% of the patients, ANA titers were over 1/100. None of this patients had clinical features of rheumatological disease. Thyroid otoantibodies were positive in 13,7% of the subjects and all of them diagnosed as thyroiditis and received L-thyroxine treatment. Autologous serum skin test was positive in 42,8 % of the subjects (n: 28).
Conclusion: In children, infections and foods did not appear to be important causative factors for CU. As in adult, the etiology of CU in children is mainly related to autoreactive processes. This result is similar to previous studies done in Turkısh children with CU.

5.Adiponectin level in psoriasis and its association with disease severity
Seher Bilgili Tutkun, Ülker Gül, Serpil Erdoğan, Arzu Kılıç
doi: 10.4274/turkderm.55476  Pages 17 - 20
Amaç:
Psoriazis patogenezi tam olarak anlaşılamamış kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Adipositlerden üretilen adiponektinin (AN) antidiyabetik, antiaterojenik ve antiinflamatuvar etkileri olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda metabolik sendrom düşük AN düzeyi ile ilişkilendirilmiştir. Literatürde az sayıda çalışmada psoriaziste AN düzeyi araştırılmıştır. Çalışmamızda psoriazisli olgularda AN düzeyini ve hastalık şiddeti ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem:
Çalışmamıza 46 psoriazis vulgarisli hasta ile, yaş ve cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların dermatolojik muayeneleri yapıldı ve psoriazis alan ve şiddet indeksi (PAŞİ) hesaplandı. Her 2 grupta demografik özellikler sorgulandı ve vücut kitle indeksi belirlendi. Serum AN ve CRP düzeyleri her iki grupta ölçüldü ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Bulgular:
Ortalama serum AN düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı; ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Serum AN düzeyi yaş, hastalık başlangıç yaşı ve hastalık süresi ile ilişkili bulunmadı. Psoriazis hastalarında CRP arttıkça, serum AN düzeyinin düştüğü tesbit edildi. PAŞİ arttıkça AN düzeyinde istatistiki olarak anlamlı azalma gözlendi. PAŞİ ile vücut kitle indeksi arasında istatistiki bir ilişki gözlenmedi.
Sonuç:
Psoriaziste AN düzeyi, metabolik sendrom ile birlikteliğinin bir göstergesi olabilir. Ayrıca psoriaziste hastalık şiddetinin değerlendirilmesinde de kullanılabilir; ancak adiponektinin psoriazis patogenezindeki rolü ve bu ilişkinin netlik kazanması için ayrıntılı incelemeleri içeren, farklı klinik modellerle yapılmış çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objectives
Psoriasis is a chronic inflammatory disease in which pathogenesis has not been completely understood yet. Adiponectin(AN) produced by adipocytes has antidiabetic, antiatherogenic and anti-inflammatory effects. Recent studies demonstrated that metabolic syndrome is related with low levels of AN. In literature, a few studies have been found that investigate AN levels in psoriasis. In this study, we purposed to investigate the levels of AN in psoriasis.
Materials and Methods:
Forty six patients with psoriasis and age and sex matched 40 healthy individuals as a control group were included in our study. Dermatological examinations were performed and psoriasis area severity index (PASI) was calculated. In both groups, demographic features were questioned and body mass index were defined. Serum AN and C-reactive protein (CRP) levels were determined in both groups and were compared statistically.
Results:
The mean serum AN levels were numerically lower in patients than in control group, but no significant statistical difference was detected between groups. Serum levels of AN were not found to be associated with age, age at onset of disease and disease duration. It was demonstrated that as levels of CRP increased, levels of AN decreased in psoriasis group. As PASI increased, a significant statistically difference was observed in levels of serum AN levels. No statistical difference was detected between PASI and body mass index.
Conclusion
Serum levels of AN in psoriasis may be an indicator of comorbidities such as metabolic syndrome. Also it can be used for assessing the severity of disease in psoriasis. But, for assessing the role of AN in the pathogenesis of psoriasis and to clarify this association, studies in different clinical models are needed.

6.Comparison of The Efficacy and Cost Effectiveness of Five Different Diagnostic Methods in Onychomycosis
Faruk Erkan, Seval Doğruk Kaçar, Pınar Özuğuz, Gülşah Aşık, Çiğdem Tokyol, Şemsettin Karaca
doi: 10.4274/turkderm.36034  Pages 21 - 25
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada kliniğimize onikomikoz düşündüren klinik bulgularla başvuran hastalarda tanı testlerinin tanı koyma etkinlik ve maliyet etkinlik karşılaştırması, tanı yöntemlerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi hedeflenmiştir.
Gereç ve Yöntem: 61 hastada 5 tanı yöntemi uygulanarak testlerin etkinlik ve maliyeti değerlendirildi. Klinik görünümle birlikte beş tanı yönteminden en az birisi pozitif olan hastalar onikomikoz tanısı aldı. Ayrıca hastaların demografik verileri yanında eşlik eden hastalıklar, tinea pedis ve tinea manum varlığı, önceki antifungal tedavileri gibi test sonuçlarını etkileyebilecek diğer faktörler kaydedildi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 61 hastanın 50’si (%82) beş tanı yönteminden en az biri pozitif saptanarak onikomikoz tanısı aldı. Tanı yöntemlerinin başarısı 50 olgu için sırasıyla değerlendirildiğinde; standart KOH inceleme 34’üne (%68), 24 saatlik KOH inceleme 40 ’ına (%80), kültür 50 olgudan 24’üne (%48), histopatolojik incelemelerden PAS boyama 34’üne (%68), GMS ise 32’sine (%64) doğru tanı koyabilmiştir. Maliyet ilişkisine göre incelendiğinde en ucuz test 24 saatlik inceleme iken en pahalısı histopatolojik incelemeler (PAS-GMS)’dir.
Sonuç: 24 saatlik KOH inceleme dermatoloji pratiğinde farklı bir klinisyen ve laboratuvara ihtiyaç duymadan nispeten hızlı, etkili ve ucuz bir tamamlayıcı yöntem olarak daha sık tercih edilebilir.
Background and Design: We aimed to compare diagnostic value and cost efficacy of the diagnostic tests in patients with clinical findings that suggest onychomycosis as well as assess the factors that effect these diagnostic tests.
Material and Method: The efficiency and cost effectiveness of 5 diagnostic methods in 61 patients. Besides the clinical picture, at least one of the tests should be positive for diagnosis of onychomycosis. Factors possible to effect test results such as demographical data, accompanying systemic diseases, tinea pedis and tinea manum, previous antifungal treatment are recorded.
Results: Fifty patients out of 61 diagnosed as onychomycosis by positivity of at least one of the five methods. The success rate of diagnostic methods out of 50 patients were as followed: KOH standart microscopy 34 (68%), 24 hours KOH microscopy 40 (80%), fungal culture 24 (48%), histopathology with PAS 34 (68%) and with GMS 32 (64%). When cost effectiveness is considered 24 hours KOH microscopy testing is the most efficient and the cheapest whereas histopathological tests were the most expensive.
Conclusion: 24 hours KOH testing is relatively fast, efficient and cost-effective complementary method that does not depend on another clinician or a laboratory, thus could be preferred more frequently in dermatology practices.

7.Effects of Narrowband UVB, UVA1 and PUVA Treatments on Dermoscopic Features of Melanocytic Nevi
Fulya Karaca, Murat Öztaş, Mehmet Ali Gürer
doi: 10.4274/turkderm.78769  Pages 26 - 30
Amaç: Ultraviolet (UV) ışınları melanin sentezini veya melanosit proliferasyonunu artırarak melanositik nevuslarda dermoskopik değişikliklere neden olabilmektedir. UV ışınlarının dermatolojide foto(kemo)terapi amacıyla yaygın kullanımına rağmen melanositik nevusların dermoskopik özelliklerine etkileriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada dar bant UVB (dbUVB), UVA1, psoralen ve ultraviyole A (PUVA) tedavilerinin melanositik nevusların dermoskopik bulguları üzerine etkilerini saptamayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza çeşitli endikasyonlarda fototerapi ünitemizde dar bant UVB tedavisi başlanan 21 hasta, UVA1 tedavisi başlanan 18 hasta ve PUVA tedavisi başlanan 16 hasta olmak üzere toplam 55 hasta dahil edilmiştir. Dar bant UVB grubunda toplam 233, UVA1 grubunda toplam 233 ve PUVA grubunda toplam 229 melanositik nevus tedavinin 3. ayında dermoskopik değişiklikler yönünden değerlendirilmiştir. Tüm melanositik nevuslar ABCD kuralına göre değerlendirilmiş ve toplam dermoskopi skoru (TDS) hesaplanmıştır.
Bulgular: Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların büyüklüğünde istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmamıştır. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavileri melanositik nevuslarda izlenen dermoskopik yapılarda istatistiksel anlamlı değişikliğe neden olmuştur. Dar bant UVB grubunda melanositik nevuslarda de novo nokta yapısı izlenmiştir. TDS’de istatistiksel olarak anlamlı derecede değişiklik saptanmamıştır.
Sonuç: dbUVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermoskopik bulgularında anlamlı derecede değişikliklere neden olmuştur.
Background and Design: Ultraviolet (UV) radiation can effect dermoscopic features of melanocytic nevi by inducing melanin synthesis or melanocyte proliferation. Although UV radiation has widespread usage in the treatment of several skin diseases, only few studies of its effect on dermoscopic features of melanocytic nevi have been performed to date. The present study was designed to determine the effects of narrowband UVB, UVA1 and psoralen and UVA (PUVA) treatments on dermoscopic features of melanocytic nevi.
Material and Method: A total 55 patients who referred to our phototherapy unit for the treatment of miscellaneous skin disorders were enrolled in this prospective study. 21 patients underwent narrowband UVB, 18 patients underwent UVA1 and 16 patients underwent PUVA treatment. Dermoscopic images of 233 nevi in narrowband UVB group, 233 nevi in UVA1 group and 229 nevi in PUVA group were evaluated for the alterations in dermoscopic structures at the end of three months. Total dermoscopic scores (TDS) of melanocytic nevi were calculated according to ABCD rule.
Results: The size of melanocytic nevi in all therapy groups did not show any statistically significant increase. Narrowband UVB, UVA1, PUVA cause statistically significant changes in dermoscopic structures of melanocytic nevi. In narrowband UVB therapy group de novo dot formation was documented (p=0,002). The mean TDS of nevi did not show any significant change.
Conclusion: Narrowband UVB, UVA1 and PUVA therapies have significant effects on dermoscopic features of melanocytic nevi. Only in narrowband UVB group de novo dot formation was observed.

8.Efficiency of ablative fractional Er: YAG (Erbium: Yttrium-Aluminum-Garnet) laser treatment of epidermal and dermal benign skin lesions: A retrospective study
Erol Koç, Yıldıray Yeniay, Hakan Yeşil, Ercan Çalışkan, Gürol Açıkgöz
doi: 10.4274/turkderm.62333  Pages 31 - 38
Amaç: Epidermal ve dermal benin deri lezyonlarının tedavisinde en ideal ablazyon yöntemlerinden biri Er: YAG lazer sistemleridir. Bu çalışmada epidermal ve dermal benin deri lezyonlarında Er: YAG lazer tedavisinin etkinliğini retrospektif olarak araştırdık.
Yöntem ve Gereçler: Kliniğimizde Nisan 2011 – Nisan 2013 dönemleri arasında epidermal ve dermal benin deri lezyonları nedeniyle Er: YAG lazer tedavisi uyguladığımız 116 hastanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bu değerlendirmede 103 hastanın (47 erkek, 56 kadın) verileri çalışma için uygun görüldü. Çalışmaya alınan 103 hastanın lezyonları ksantelezma, solar lentigo, epidermal nevüs, seboreik keratoz, ota nevüs, siringoma, cafe au lait makülleri (CALM) ve diğer lezyonlar şeklindeydi. Hastaların dosyalarından tedavi parametreleri, demografik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası fotoğrafları incelenerek Er: YAG lazer tedavisinin etkinliği değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 103 hastada lezyonlar; ksantelezma (n=21), siringoma (n=17), solar lentigo (n=16), epidermal nevüs (n=11), seboreik keratoz (n=9), ota nevüs (n=5), CALM (n=3) ve diğer lezyonlar (n=21) olmak üzere 8 grup altında değerlendirildi. Er: YAG lazer tedavisi uygulanan ortalama enerji akımı 3-7 J/cm2, ortalama atım süresi 300 ms, ortalama geçiş sayısı 3-5 tekrar ve ortalama atım frekansı 3-7 Hz idi. Hastaların %59,2’sinde belirgin düzelme, %26,2’sinde orta derecede düzelme ve %9,7’sinde hafif düzelme saptanırken, %4,9’unda düzelme saptanmadı. Tedavi yanıtları ksantelezma, solar lentigo, epidermal nevüs, siringoma ve CALM hastalarında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gözlenen yan etkiler ise, 4 hastada hiperpigmentasyon, 3 hastada hipopigmentasyon, 2 hastada hipertrofik skar ve 1 hastada kalıcı eritem olup, tedavi tüm hastalar tarafından iyi tolere edildi.
Sonuç: Er: YAG lazer, özellikle epidermal yerleşimin ön planda olduğu benin deri lezyonlarının tedavisinde etkili ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir.
Background: Er: YAG lasers are precise ablation systems used in the treatment epidermal and dermal benign skin lesions. In this study, we restrospectively analysed efficiency of Er: YAG laser therapy in the treatment of epidermal and dermal benign skin lesions.
Materials and Methods: We retrospectively investigated our clinical records of 116 patients treated with Er: YAG laser between April 2011 and April 2013. The clinical records of 103 patients (47 men, 56 women) were included in our study. Of these 103 patients included in the study were xanthelasma, solar lentigo, epidermal nevus, seborrheic keratosis, nevus of ota, syringoma, cafe au lait macules (CALM) and other than these. Treatment parameters, demographic features and before and after photographs of the lesions were investigated from patients’ records in order to evaluate efficiency of Er: YAG laser therapy.
Results: Of these 103 patients included in the study were evaluated in 8 groups, described as xanthelasma (n=21), syringoma (n=17), solar lentigo (n=16), epidermal nevus (n=11), seborrheic keratosis (n=9), nevus of ota (n=5), CALM (n=3) and other than these (n=21). In the Er: YAG laser treatment, the average energy flow was 3-7 J/cm2, the average pulse duration was 300 ms, the average number of passes was 3-5 repeat, and the average pulse frequency was 3-7 Hz. While 4.9% of the patients showed no improvement, 59.2% showed marked improvement, 26.2% showed moderate improvement and 9.7% showed mild improvement. Treatment responses in xanthelasma, syringoma, epidermal nevus, solar lentigo and CALM lesions were statistically significant. Observed side effects were hyperpigmentation in 4 patients, hypopigmentation in 3 patients, hypertrophic scar in 2 patients and persistent erythema in one patient and the treatment was well tolerated by all the patients.
Conclusion: Er: YAG laser is an effective and safe treatment option in the treatment of benign skin lesions especially in epidermal lesions.

9.Effectiveness of Intense Pulsed Light treatment in solar lentigo: a retrospective study
İlgen Ertam, Bengü Gerçeker Türk, Işıl Kılınç Karaarslan, İdil Ünal, Sibel Alper
doi: 10.4274/turkderm.65148  Pages 39 - 42
Giriş:
Intense Pulsed Light (IPL); epilasyon, hiperpigmentasyon, non-ablatif deri yenileme, yüzeyel vasküler lezyonların tedavisinde kullanılan, dalga boyu 500-1200 nm arasında değişen bir ışık sistemidir. IPL’in etki mekanizmasının epidermal keratinosit ve melanositlerdeki selektif fototermolize bağlı gerçekleşen fokal epidermal koagülasyon olduğu düşünülmektedir. Solar lentigo tedavisinde çeşitli lazer sistemleri kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı solar lentigoda IPL ‘in etkinliğini araştırmaktır.
Yöntem ve Araçlar:
Kozmetoloji Ünitesi’nin Mart 2007-Kasım 2010 tarihleri arasındaki arşivi solar lentigo tanılı olgular için retrospektif olarak tarandı. Klinik ve dermoskopik olarak solar lentigo tanısı almış ve IPL (L900 A&M IPL) tedavisi uygulanmış 139 hasta dosyası incelendi. İşlem öncesinde bilgilendirilmiş onamları alınmıştı. Bunlar arasından tedavi öncesi ve sonrasında fotoğrafları çekilmiş, kontrollerine düzenli gelmiş olan 42 hasta çalışmaya dahil edildi.
Bulgular:
Çalışmaya 41 kadın, 1 erkek toplam 42 hastanın 52 lezyonu alındı. Hastaların yaş ortalamaları 42±9,6, yaş aralığı 33-80 idi. Lezyonların 27’si (%51,9) yanakta, 7’si (%13,5) zigomatik alanda, 6’sı (%11,5) çenede, 4’ü (%7,7) alında, 4’ü (%7,7) el sırtında, 2’si (%3,8) burunda, 2’si (%3,8) kolda yerleşim göstermekteydi. IPL seans sayısı 1-7 seans (ort: 3.28) arasında değişmekteydi. Tedavi sonrası iyileşme 30 lezyonda (%57,7) %75 üzerinde, 9 lezyonda (%17,3) %50-75 arası, 9 lezyonda (% 17,3) %25-50 arası, 4 lezyonda (% 7,7) %25 altındaydı.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, IPL, solar lentigo tedavisinde etkili, ucuz ve yan etki açısından güvenli bir yöntem olarak kabul edilebilir.
Intense Pulsed Light (IPL); is a light system of 500-1200 nm wavelength which is used for the treatment of hair removal, hyperpigmentation, non-ablative skin resurfacing and superficial vascular lesions. The mechanism of action is thought to be the focal epidermal coagulation due to selective photothermolysis in the epidermal keratinocytes and melanocytes. A variety of laser systems can be used in the treatment of lsolar entigo. The aim of this study is to investigate the effectiveness of IPL in solar lentigo.
Materials and Methods:
The archives of Cosmetology Unit retrospectively reviewed for the patients with the diagnosis of solar lentigo from March 2007 to November 2010. There were 139 files of patients who were diagnosed as solar lentigo clinically and dermoscopically and treated by IPL (L900 a & m IPL). Informed consent was taken from all patients. Among them, 42 patients who had come to controls regularly and had photographed before and after treatment included into the study.
Results:
A total of 52 lesions of 42 female and 1 male patient included into the study. Patients’ mean age was 42±9.6 years, ranging between 33 to 88. Of the lesions, 27 lesions(51.9%) were on cheek, 7 lesions (13.5%) were on zygoma, 6 lesions (11.5%) were on chin, 4 lesions (7.7%) were on hands, 4 lesions (7.7%) were on forehead, 2 lesions(3.8%) were on nose, 2 lesions (3.8%) were on forearm. The mean number of sessions was 3.28 ranging between 1 and 7. After treatment, improvement was over 75% in 57,7% lesions, 50-75% in 17.3% of the lesions, 25-50% in 17.3% of the lesions, under 25% in 7.7% of the lesions.
Conclusion:
According to the results of our work, IPL can be accepted as an effective, cheap and safety method in terms of its side effects in treatment of solar lentigo.

CASE REPORT
10.Presentation of two cases with periocular cutaneous leishmaniasis leading to ptosis
Enver Turan, Yavuz Yeşilova, Yeliz Karakoca Başaran, Ali Akal
doi: 10.4274/turkderm.80947  Pages 43 - 46
Kutanöz layşmanyazis (KL) insanlara Tatarcık ısırığı ile bulaşan, Leishmania genusundan bazı kamçılı parazitlerin neden olduğu parazitik bir hastalıktır. Dünyanın pek çok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Hastalık sıklıkla çocukluk yaş grubunda görülmekte birlikte her yaş grubunu etkileyebilir. Lezyonlar sıklıkla yüz, boyun, el, kol ve bacak gibi vücudun dışa açık alanlarında yerleşim göstermektedir. Daha nadir olarak saçlı deri, gövde, göz kapağı ve penis gibi diğer bölgelerde de görülebilmektedir. Göz kapağı tutulumu muhtemelen kapağın hareketli olması ve dişi tatarcık sineğinin rahatça konamaması nedeniyle nadirdir. Burada klinik ve laboratuar bulguları ışığında kutanöz layşmanyazis tanısı konulan iki olgu sunulmuş, palpebral yerleşimli lezyonların erken tedavi edilmediğinde kozmetik yakınmalarla birlikte göz kapağı fonksiyon bozukluğuna yol açabileceğine dikkat çekilmiştir.
Leishmaniasis is a parasitic disease caused by flagellate protozoan of the genus Leishmania that are transmitted to humans through sand fly bites. The disease is a major health problem in our country as in many regions in the world. Although the disease is more often seen in children, it could affect any age group. The lesions usually occur on the exposed areas of the body such as face, neck, hands, arms and lower legs. Also, it could be seen in other areas of the body such as scalp, trunk, eyelids and, penis. Eyelid involvement is not common because, the eyelid is moving and so female phlebotomine sandfly probably could not freely touch down. We present two cases diagnosed cutaneous leishmaniasis on the basis of clinical and laboratory findings and we want to take attention if palpebral lesions are not treated early, they can lead to the dysfunction of palpebrae along with the cosmetic problems.

11.Kikuchi disease and systemic lupus erythematosus: a case report
Mustafa Özmen, Nuri Nazif Altıner, Füsun Topçugil, Murat Ermete, Sakine Leyla Aslan
doi: 10.4274/turkderm.55453  Pages 47 - 50
Kikuchi hastalığı (KH) ateş, servikal lenfadenopati ve lökopeni ile karakterize iyi huylu ve kendini sınırlayan nadir bir hastalıktır. Benzer klinik ve histolojik özelliklere sahip oldukları için KH’nın, tedavi ve prognozu tamamen farklı olan sistemik lupus eritematoz (SLE), tüberküloz ve lenfoma ile ayırıcı tanısı yapılmalıdır. Ayrıca nadir olarak KH ve SLE birlikte görülebilir. Bu olgu sunumunda KH ve SLE tanılarını eş zamanlı almış olan bir kadın hasta sunuldu.
Kikuchi disease (KD), is a rare, benign and self-limited condition characterized by fever, cervical lymphadenopathy and leukopenia. Differential diagnosis of KD from systemic lupus erythematosus (SLE), tuberculosis and lymphoma should be performed because of having similar clinical and histological features and entirely different treatment and prognosis. KD and SLE may present together. In this case report we present a female patient with the diagnosis of KD and SLE simultaneously.

12.Vulvar cicatricial pemphigoid of childhood: a case report
Aslı Günaydın, Bengü Gerçeker Türk, Gülşen Kandiloğlu, Tuğrul Dereli
doi: 10.4274/turkderm.92603  Pages 51 - 53
Vulvar sikatrisyel pemfigoid, büllöz pemfigoidin çocukluk çağında görülen, izole ve lokalize vulvar tutulumla karakterize nadir bir varyantıdır. Vulvar mukozada sikatris bırakarak iyileşen eroziv alanlar hastalığın tipik klinik bulgusudur. Hastalarda oküler tutulum vulvar hastalığa eşlik edebilmekte ya da izlemde gelişebilmektedir. Lezyonların histopatolojik incelemesinde subepidermal bül oluşumu, direkt immunfloresan incelemede ise bazal membranda linear Ig G ve C3 birikimi gözlenir. Ayırıcı tanıda liken skleroz ve cinsel istismar öncelikle akılda bulundurulacak hastalıklardır. Topikal ve sistemik steroidler, dapson başlıca tedavi seçenekleridir. İzlemde, oküler tutulum açısından oftalmolojik muayene ve takip altı ayda bir tekrarlanmalıdır. Burada on bir yaşında bir kız çocuğunda izole vulvar sikatrisyel pemfigoid gelişimi klinik ve histopatolojik bulgularıyla birlikte sunulmaktadır.
Summary
Vulvar cicatricial pemphigoid is a rare variant of bullous pemphigoid, which is characterized by isolated and localized vulvar involvement observed in childhood. The typical clinical finding is the vulvar erosive lesions healing with scar formation. Ocular involvement may be associated with the vulvar disease or may develop during the follow-up. On histopathologic examination of the lesions, subepidermal blister and on direct immunofluorescence study linear deposition of Ig G and C3 are observed. In the differential diagnosis, lichen sclerosus and sexual abuse are the primary diseases which should be considered at first. Topical and systemic steroids and dapson are the main treatment options. Ophthalmological examination and follow up should be repeated on every six months for ocular involvement. Here, we report development of vulvar cicatricial pemphigoid in a 11-year-old girl with clinical and histopathological findings.

13.A case of imatinib-induced erythrodermia
Işıl Bulur, Zeynep Nurhan Saraçoğlu, Emine Böyük, Funda Canaz
doi: 10.4274/turkderm.02223  Pages 54 - 56
İmatinib kronik myeloid lösemi (KML) tedavisinde kullanılan ilk moleküler hedeflenmiş ilaçtır. İmatinibin indüklediği advers kutanöz reaksiyonlar sıktır ve genellikle orta şiddetlidir. Diğer taraftan imatinib ile indüklenen eritrodermi nadir olarak gözlenir ve literatürde sadece birkaç olgu yer almaktadır. Bu yayında KML hastasında imatinibin indüklediği eritrodermi olgusu sunulmaktadır.
Imatinib is the first molecularly targeted drug developed for the treatment of chronic myeloid leukemia (CML). Adverse cutaneous reactions induced by imatinib are frequent and generally moderate. On the other hand, imatinib-induced erythroderma is an uncommon reaction, and only a few cases have been reported in the literature. In this paper, we report a case of erythrodermia induced by imatinib in a patient with CML.

WHAT IS YOUR DIAGNOSIS?
14.
Tanınız Nedir?
Neslihan Çınar, Aslı Hapa, Gonca Elçin, Arzu Sağlam
Pages 57 - 58
63 yaşında kadın hasta yaklaşık 4 yıldır genital bölgede oluşan ve sayıları giderek artan kabarıklıklar şikayetiyle başvurdu. Hikayesinden 5 sene önce endometrium kanseri nedeniyle total abdominal histerektomi, bilateral salfingo-ooferektomi ve pelvik paraaortik lenf nodu diseksiyonu operasyonu geçirdiği öğrenildi. Hastanın dermatolojik incelemesinde vulvada her iki labium majusda çok sayıda milimetrik boyutlarda pembe renkli şeffaf papüller izlendi. Lezyonlardan alınan punch biyopsi materyalin histopatolojik incelemesinde epidermiste hiperkeratoz, akantoz, papiller dermiste tek sıra endotelyal hücrelerle döşeli çok sayıda genişlemiş lenf kanalları tespit edildi. Hastaya vulva yerleşimli lenfanjioma sirkumskriptum tanısı konuldu.

NEW PUBLICATIONS
15.The Melanocytic Proliferation

Page 59
Abstract | Full Text PDF