TURKDERM: 51 (2)
Cilt: 51  Sayı: 2 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
EDITÖR'DEN
1.
Editöryal
Editorial

Sayfa 31 (91 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

ARAŞTIRMA
2.
İstanbul’da akne lezyonlarından izole edilen Gram-pozitif bakterilerin antibiyotiklere direnç durumu
Resistance status of antibiotics in Gram-positive bacteria isolated from acne lesions in İstanbul
Bilal Doğan, Bayhan Bektöre, Ercan Karabacak, Mustafa Özyurt
doi: 10.4274/turkderm.23169  Sayfalar 32 - 36 (167 kere görüntülendi)
Amaç: Akne vulgaris, inflame lezyonların patogenezinde Propionibacterium acnes’in önemli bir rol oynadığı düşünülen multifaktöriyel bir hastalıktır. Ayrıca stafilokokların da akne vulgariste olası patogenetik rolü olduğuna dair önemli in vitro bulgular vardır. Yapılan bir çalışmada, akne açısından değerlendirilen katılımcıların %53’ünün Staphylococcus epidermidis ile kolonize olduğu gösterilmiştir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada enflamatuvar akneli hastalardan sağlanan 169 örnekten, 29 P. acnes ve 61 koagülaz negatif stafilokok (KNS) izolatı elde edilmiş ve bu izolatların nadifloksasin, eritromisin, klindamisin ve tetrasikline karşı antimikrobiyal duyarlılıkları Klinik ve Laboratuvar Standartları Kurumu ‘Clinical and Laboratory Standards Institute’ agar dilüsyon metodu kullanılarak minimum inhibisyon konsantrasyonu seviyesinde belirlenmiştir.
Bulgular: Hiçbir P. acnes izolatı bu çalışmada kullanılan antibiyotiklere dirençli değildi. KNS izolatlardaki direnç durumu ise tetrasiklin, eritromisin, klindamisin ve nadifloksasine karşı sırasıyla %28, %36, %23 ve %0 olarak saptandı.
Sonuç: Bu çalışma verilerine göre, nadifloksasine karşı P. acnes ve KNS izolatlarında herhangi bir direnç saptanmaması nedeniyle, nadifloksasinin akne tedavisinde daha etkili olabileceği düşünülebilir. Fakat böyle bir sonucun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekir. Bizim çalışmamızdaki direnç oranları düşük çıkmış olsa bile, akne tedavisi planlanırken başarılı sonuçlar alabilmek için direnç problemi de göz önünde bulundurulmalıdır. Tedavi başarısızlıklarında ilaca dirençli suşların varlığı akla gelmelidir.
Background and Design: Acne vulgaris is a multifactorial disease in which Propionibacterium acnes is thought to play an important role in the pathogenesis of inflamed lesions. There is also significant in vitro evidence suggesting a possible pathogenetic role for Staphylococci in acne vulgaris and an in vitro study of patients who were undergoing evaluation for acne, showed that 53% of participants were colonised with Staphylococcus epidermidis.
Materials and Methods: In this study, 29 P. acnes isolates and 61 coagulase-negative staphylococci (CNS) isolates were obtained from 169 specimens belonging to patients with inflammatory acne vulgaris and the antimicrobial susceptibilities of these isolates against nadifloxacin, erythromycin, clindamycin and tetracycline were determined at the minimum inhibitory concentration levels, using the ‘Clinical and Laboratory Standards Institute’ agar dilution method.
Results: There were no P. acnes isolate resistant to the antibiotics tested in this study and the antibiotic resistance status among CNS was as 28%, 36%, 23% and 0% for tetracycline, erythromycin, clindamycine and nadifloxacin, respectively.
Conclusion: According to the results of this study, it may be expected that nadifloxacin could be more effective in the treatment of acne than other antimicrobial agents because of having no resistance to both P. acnes and CNS. However, this must be supported by clinical trials. Although resistance rates were found to be relatively low in this study, the antibiotic resistance problem should be taken into consideration while planning a treatment to get successful results. In case of treatment failures, presence of drug resistant strains should be considered.

3.
Metabolik sendromlu psoriazis hastalarında ürik asitin rolü
The role of uric acid in metabolic syndrome in patients with psoriasis
Berna Solak, Bahar Sevimli Dikicier, Teoman Erdem
doi: 10.4274/turkderm.55265  Sayfalar 37 - 40 (130 kere görüntülendi)
Amaç: Enflamatuvar bir hastalık olan psoriaziste son yıllarda obezite, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalık riskinin arttığı gösterilmiştir. Ürik asit metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili ve aynı zamanda psoriaziste arttığı bilinen metabolik bir belirteçtir. Psoriazis hastalarındaki artmış metabolik sendrom riskinde ürik asitin rol oynayıp oynamadığını araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Üniversite afiliye eğitim ve araştırma hastanesi dermatoloji polikliniğinde görülmüş olan kronik plak psoriazisli hastalar ile yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubunun bel çevresi, boy ve kilo ölçümü kaydedildi. Vücut kitle indeksleri hesaplandı. Serum ürik asit, üre, kreatinin, C-reaktif protein açlık glukoz, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol, total kolesterol, trigliserid ve insülin değerleri ölçümleri kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda metabolik sendrom varlığı ve insülin direnci değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Kronik plak psoriazisli 70 hasta (37 kadın, 33 erkek) ile 60 sağlıklı kontrol (31 kadın, 29 erkek) çalışmaya alındı. Psoriazis hastalarında metabolik sendrom sıklığının kontrol grubuna göre daha sık ve ürik asit düzeyinin daha yüksek olduğunu saptadık (p=0,003, p=0,008, sırasıyla). Ayrıca, psoriazis hastaları kendi içlerinde değerlendirildiğinde metabolik sendromu olanlarda, olmayanlara göre serum ürik asit düzeyleri ve Psoriazis Alan Şiddet İndeks skorları daha yüksekti (p=0,041, p=0,024, sırasıyla). Ayrıca, psoriazis hastalarında bel çevresi ile serum ürik asit düzeyleri arasında korelasyon gözledik (p=0,003, r=350).
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları metabolik sendromu olan psoriazis hastalarında ürik asit düzeylerinin artmış olduğunu göstermektedir. Ayrıca, psoriazis hastalarında metabolik sendrom prevalansı istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu nedenle, hastalar ürik asit ile ilişkili hastalıklar gelişimi açısından takip edilmelidir.
Background and Design: Psoriasis patients have increased risk of obesity, metabolic syndrome and cardiovascular disease. Uric acid is a metabolic marker associated with metabolic syndrome and cardiovascular diseases. Uric acid levels increase in psoriasis as well. The aim of this study was to investigate the role of uric acid in metabolic syndrome in patients with psoriasis.
Materials and Methods: Chronic plaque psoriasis patients who presented to the dermatology outpatient clinics in a university-affiliated training and research hospital and age- and gender-matched healthy individuals were included in the study. Waist circumference, height and weight measurements in both groups were recorded, and body mass index was calculated. Serum uric acid, urea, creatinine, C-reactive protein, fasting blood glucose, high-density lipoprotein cholesterol, total cholesterol, triglyceride and insulin levels were determined. Metabolic syndrome and insulin resistance status were evaluated. The findings were compared statistically.
Results: Seventy patients with chronic plaque psoriasis (37 females, 33 males) and 60 healthy individuals (31 females, 29 males) were included in the study. The prevalence of metabolic syndrome and uric acid levels were found to be higher in the psoriasis group than in control group (p=0.003 and p=0.008, respectively). Serum uric acid levels and Psoriasis Area and Severity Index scores were higher in psoriasis patients with metabolic syndrome than in those without metabolic syndrome when psoriasis patients were evaluated separately (p=0.041, p=0.024, respectively). A positive correlation was observed between abdominal circumference and serum uric acid levels in psoriasis patients (p=0.003, r=0.350
Conclusion: The results of this study show that uric acid levels are elevated in psoriasis patients with metabolic syndrome. The prevalence of metabolic syndrome was also significantly higher. Hence, patients should be followed up for development of uric acid-related disorders.

4.
Pediatri ve dermatoloji kliniklerinin ortak tanısı: El-ayak-ağız hastalığı olan otuz dokuz hastanın prospektif izlemi
Joint diagnosis of pediatric and dermatology clinics: Prospective observation of thirtynine patients with hand, foot and mouth disease
İbrahim Hakan Bucak, Birgül Tepe, Habip Almiş, Ahmet Köse, Mehmet Turgut
doi: 10.4274/turkderm.22804  Sayfalar 41 - 45 (138 kere görüntülendi)
Amaç: El-ayak-ağız hastalığı (EAAH); ateş, deri ve mukoza lezyonları ile seyreden, çocukluk çağının enteroviral döküntülü bir hastalığıdır. İyi seyirli ve kendiliğinden düzelme eğiliminde olmakla birlikte, nadiren sistemik tutuluma yol açabilir. Bu çalışmanın amacı, pediatri ve dermatoloji klinikleri tarafından EAAH tanısıyla takip edilen hastalara ait klinik deneyimlerimizi paylaşmaktır.
Gereç ve Yöntem: Hastanemize Aralık 2014-Kasım 2015 tarihleri arasında ateş ve döküntü şikayeti ile başvuran hastalardan, klinik bulgulara dayanılarak EAAH tanısı koyulan hastalar prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, başvuru ayı, başvuru şikayeti ve süresi sorgulandı. Sistemik ve dermatolojik muayene bulguları, laboratuvar sonuçları, ekokardiyografi gibi ek inceleme tetkikleri gözden geçirildi.
Bulgular: Çalışmaya toplam 39 hasta dahil edildi. Hastaların 19'u (%48,8) kız, 20'si (%51,2) erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 29,8±27,9 (6- 155) ay olarak hesaplandı. Yaş aralığına göre hastaların 6'sı (%15,3) 0-12 ay arasında iken, sadece 3'ü (%7,8) 60 aydan büyüktü. Başvurular en sık Eylül, Haziran ve Ekim aylarında görüldü. En sık başvuru şikayeti; el ve ayaklarda döküntü (%100), ateş (%82,1) ve oral aft (%79,5) idi. Lezyonlar, en sık el (%94,9, n=37), ayak (%87,2, n=34) ve ağız içinde (%79,5, n=31) görüldü. Üç hastada (%7,7) kardiyak tutulum saptandı. Takiplerde 10 hastada (%25,6) tırnak değişikliği gelişti.
Sonuç: Çalışmamız sonucunda ülkemizde EAAH’nin görülme yaşının önceki yayınlara nazaran küçüldüğü tespit edildi. Hastaların hastalığın şiddetini gösteren klinik ve laboratuvar bulgular açısından ayrıntılı değerlendirilmesi gereklidir.
Background and Design: Hand, foot and mouth disease (HFMD) is a childhood enteroviral eruptive disease presenting with fever and
cutaneous and mucosal lesions. It is benign and generally resolves spontaneously, but may sometimes result in systemic involvement. The purpose of this study was to share our clinical experience concerning patients who were followed with the diagnosis of HFMD established by the pediatric and dermatology clinics.
Materials and Methods: We prospectively evaluated patients who attended our hospital with the complaints of fever and eruptions and
received the diagnosis of HFMD based on the clinical findings between December 2014 and November 2015. Age, sex, month of presentation, presentation symptoms and duration of symptoms were investigated. Systemic and dermatological examination findings, laboratory results and tests such as echocardiography were reviewed.
Results: Thirty-nine patients were included; 19 (48.8%) were girl and 20 (51.2%) were boy. The mean age of the patients was 29.8±27.9
(6-155) months. Six (15.3%) patients were in the 0-12 month age group, while only 3 (7.8%) were older than 60 months. Presentations were most common in September, June and October. The most common presentation symptoms were eruptions on the hands and feet (100%), fever (82.1%) and oral aphthae (79.5%). The lesions were most commonly observed on the hands (94.9%, n=37) and feet (87.2%, n=34) and in the mouth (79.5%, n=31). Cardiac involvement was determined in 3 (7.7%) patients. Nail changes were observed during monitoring in 10 (25.6%) patients.
Conclusion: Our results show that the age of onset of HFMD in Turkey has decreased compared to that reported in the previous studies.
Patients must be evaluated in detail in terms of clinical and laboratory findings showing severity of the disease. This study also shows that pediatricians/dermatologists collaboration is of great importance.

5.
Eritematöz telenjiektazik rozasede yoğun atımlı ışık tedavisinin yaşam kalitesine etkisi
Impact of intense pulse light on quality of life in patients with erythematotelangiectatic rosacea
Mehdi Iskandarli, İlgen Ertam, İdil Ünal
doi: 10.4274/turkderm.69008  Sayfalar 46 - 51 (133 kere görüntülendi)
Amaç: Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, akne rozase (AR) hastalığı yaşam kalitesini (YK) ciddi bir şekilde etkilemektedir. AR tedavisinde farklı seçenekleri mevcuttur. Bu tedaviler sonrası hastaların YK’de iyileşme saptandığına dair literatürde birçok çalışma mevcuttur. Yoğun atılımlı ışıkla [intense pulse light (IPL)] AR’nin özellikle eritematöz telenjiektazik rozasenin (ETR) tedavisinde olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Fakat, literatürde IPL’nin ETR’de etkinliğini gösteren çalışmalar olsa da, YK’yi ne kadar olumlu etkilediğine dair çalışmalar ne uluslararası, ne de ulusal düzeyde yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada amacımız IPL’nin YK’yi ne kadar olumlu etkilediğini belirlemektir. Bu amaçla, çalışamaya ETR tanısı almış ve alınma kriterlerini karşılayan 30 hasta dahil edilmiştir. Açık-kontrolsüz, prospektif ve kohort bir çalışmada 4 haftada bir olmakla toplam 3 seans IPL tedavisi planlanan hastalara, hem IPL öncesi, hem de IPL tedavisi bitiminden sonra vizüel analog skalası (VAS), Doktor Global Değerlendirme Skalası (DGDS), Dermatolojik Yaşam Kalitesi İndeksi (DYKİ) formu ve Kısa Form-36 (KF-36) ölçeklerinin doldurulması planlandı.
Bulgular: İlk seansta ve son seanstaki elde edilen veriler SPSS programı ile değerlendirilmiştir ve istatistiksel anlamlı p değerleri elde edilmiştir. VAS farkı -3,13±1,46 (p<0,01), DGDS farkı -1,6±0,6 (p<0,01), DYKİ farkı ise -11,63±3,13 (p<0,01) olmuştur. KF-36 formu ise 8 bölümde: Fiziksel fonksiyonellik (FF), fiziksel rol kısıtlılığı (FRK), sosyal fonksiyonellik (SF), duygusal rol (DR), bedensel ağrı, canlılık (CA), genel ruh sağlığı (GRS) ve genel sağlık (GS) incelenmiştir. KF-36 formunun istatiksel değerlendirilmesi zamanı, SF farkı 35±16,24 (p<0,01), DR farkı 61±20 (p<0,01), CA farkı 8±16,9 (p<0,05), GRS farkı 38±11,03 (p<0,01), GS farkı ise 47,03±12,74 (p<0,01) olmuştur. İlk ve son vizitlerdeki elde edilen verileri karşılaştırdığımız zaman, VAS’ta 3,13, DGDS’de 1,6, DYKİ’de ise 11,63 birim gerileme görülmüştür. KF-36 formunun SF, DR, CA, GRS ve GS bölümlerinde istatiksel anlamlı iyileşme saptanmıştır.
Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda, IPL’nin ETR tedavisinde etkin bir yöntem olduğu saptanmıştır.VAS ve DGDS ölçekleri ile IPL tedavisi sonrası klinik belirtilerde belirgin gerileme görülmüştür. Aynı zamanda hasta memnuniyeti, DYKİ ve KF-36 formları ile ortaya konulmuştur.
Background and Design: It has been shown that acne rosacea (AR) seriously affects quality of life (QoL). Various options are available for the treatment of AR. There are many studies in the literature demonstrating that QoL of patients have improved after these treatments. Positive outcomes have been attained with intense pulsed light (IPL) in the treatment of AR and erythematotelangiectatic rosacea (ETR) in particular. However, although there are studies in the literature showing the effectiveness of IPL in ETR, no studies have been conducted at either international or national level showing to what extent it has positive impact on QoL.
Materials and Methods: Our goal in this study was to reveal to what extent IPL affects QoL positively. To this end, 30 patients who were diagnosed with ETR and met the inclusion criteria were included in the study. In this open-label, prospective, uncontrolled cohort study, visual analog scale (VAS), Physician’s Global Assessment (PGA), Dermatology Life Quality Index (DLQI) and 36-Item Short Form Health Survey (SF-36) were administered before and after the IPL therapy, which was planned to be administered to the patients once in four weeks in a total of three sessions.
Results: The data collected before the first session and after the last session were evaluated with the SPSS statistics software and statistically significant p values were obtained. The difference in VAS score between before and after treatment was -3.13±1.46 (p<0.01), -1.6±0.6 in PGA (p<0.01), and -11.63±3.13 in DLQI (p<0.01). The SF-36 was assessed in 8 subscales; physical functioning (PF), role-physical (RP), social functioning (SF), role-emotional (RE), bodily pain (BP), vitality (VT), mental health (MH), and general health (GH). The statistical analysis of the SF-36 showed that the difference was 35±16.24 in SF (p<0.01), 61±20 in RE (p<0.01), 8±16.9 in VT (p<0.05), 38±11.03 in MH (p<0.01), and 47.03±12.74 in GH (p<0.01). A comparison of the data obtained during the first and last visits revealed that there was a decrease of 3.13 points in VAS, 1.6 points in PGA, and 11.63 points in DLQI. Statistically significant improvements were found in the scores of SF, RE, VT, MH, and GH subscales of the SF-36.
Conclusion: The results of this study revealed that IPL was an effective method in the treatment of ETR. Marked reductions were seen in the clinical symptoms after the IPL therapy as evidenced by the VAS and PGA scores. Patient satisfaction was also evidenced by the DLQI and SF-36.

OLGU SUNUMU
6.
Deri lezyonları ile prezente olan fatal anaplastik lenfoma kinaz pozitif anaplastik büyük hücreli lenfoma: Bir olgu sunumu
Fatal anaplastic lymphoma kinase positive anaplastic large cell lymphoma presenting with cutaneous lesions: A case report
Funda Bapur Erduran, Esra Adışen, Nalan Akyürek, Mehmet Ali Gürer
doi: 10.4274/turkderm.76148  Sayfalar 52 - 55 (126 kere görüntülendi)
Anaplastik büyük hücreli lenfoma (ABHL), T hücre kökenli CD30 pozitif bir non-Hodgkin lenfomadır. Non-Hodgkin lenfomaların yaklaşık %3’ünü oluşturur. ABHL’de deri primer tutulum yeri olabileceği gibi (primer kutanöz ABHL), sistemik ABHL’nin deri metastazı şeklinde de deri tutulumu görülebilir. Sistemik ABHL’de olguların %80-85’i anaplastik lenfoma kinaz (ALK) pozitifliği göstermektedir. Primer kutanöz ABHL ise tipik olarak ALK negatiftir. Sistemik ABHL’nin en önemli prognostik belirteci ALK pozitifliğidir. ALK pozitifliği sistemik ABHL’de iyi prognozu gösterir. Burada gövde, inguinal bölge ve kolda 3-4 haftadır gelişen kahverengi-viyolase nodüler lezyonlar nedeniyle kliniğimizde değerlendirilerek ABHL tanısı koyulan ve günler içerisinde ABHL’ye bağlı geliştiği düşünülen sepsis nedeniyle kaybedilen çok agresif klinik seyirli ALK pozitif bir ABHL olgusu sunulmaktadır.
Anaplastic large-cell lymphoma (ALCL) is a CD30-positive non-Hodgkin lymphoma of T-cell origin. It comprises approximately 3% of all non- Hodgkin lymphomas. The skin may be the primary involvement site (primary cutaneous) or systemic ALCL may affect the skin as cutaneous metastasis. In systemic ALCL, 80-85% of cases exhibit anaplastic lymphoma kinase-1 (ALK). However, primary cutaneous ALCL is typically ALK-negative. The most important prognostic marker in systemic ALCL is the expression of ALK. Positive ALK is associated with a favourable prognosis in systemic ALCL. Here, we report a case of ALK-positive ALCL with a very aggressive clinical course. Our case was evaluated for brown-violaceous nodules appearing on the trunk, groin and arm for about 3-4 weeks. In a few days after the diagnosis of ALCL, the patient died because of sepsis which was thought to be associated with ALCL.

7.
Asitretinle tedavi edilen bir Gougerot-Carteaud sendromu: Olgu sunumu
Gougerot-Carteaud syndrome treated with acitretin: A case report
Betül Demir, Sultan Ağar, Özge Sevil Karstarlı, Demet Çiçek, Özlem Üçer
doi: 10.4274/turkderm.18559  Sayfalar 56 - 58 (127 kere görüntülendi)
Gougerot-Carteaud sendromu (GCS) genç erişkinlerde boyun, üst gövde, aksilla gibi bölgelerde birbiri ile birleşmeye meyilli, retiküler, pigmente plaklarla karakterize nadir bir dermatozdur. Yirmi yaşında erkek hasta gövdesinde ve sırtında kahverengi renk değişikliği ve kaşıntı şikayeti ile başvurdu. Özgeçmişinde endokrinolojik bir hastalığı olmadığı ve herhangi bir ilaç kullanmadığı öğrenildi. Dermatolojik muayenesinde gövde ön ve arka yüzde, boyun bölgesinde hiperpigmente retiküler, verüköz papül ve plaklar mevcuttu. Potasyum hidroksit incelemede mantar elemanlarına rastlanmadı. Histopatolojide sepetsi hiperkeratoz, papillomatoz, hafif akantoz, bazal tabakada hiperpigmentasyon tespit edildi. 100 mg/gün minosiklin tedavisi başlandı. Tedavinin 3. ayında klinik yanıt alınamaması nedeni ile minosiklin tedavisi sonlandırıldı ve 30 mg/ gün asitretin tedavisi başlandı. Tedaviye başladıktan 1 ay sonra lezyonların hafif hiperpigmentasyon bırakarak iyileştiği tespit edildi. Biz burada minosikline klinik yanıtsızlık nedeniyle asitretin tedavisi başlanan ve kısa sürede başarılı sonuç alınan bir GCS olgusu sunuyoruz.
Gougerot-Carteaud syndrome (GCS) is a rarely seen dermatosis characterized by reticular and pigmented plaques with a tendency to merge with each other in areas such as the neck, upper body, and axilla in young adults. A 20-year-old male patient presented to the dermatology outpatient clinic with the complaints of itching and brown patches affecting the trunk, back and the neck. He had no endocrine diseases and used no drugs. Dermatological examination revealed reticulated, hyperpigmented, verrucous papules and plaques on the anterior surface of his trunk, upper back, and neck region. No fungal elements were encountered in the potassium hydroxide examination. Histopathologically, basket-like hyperkeratosis, papillomatosis, mild acanthosis, and hyperpigmentation in the basal layer were detected. Minocycline treatment was initiated at a dose of 100 mg/daily. At the three-month follow-up visit, minocycline treatment was terminated due to lack of clinical response, and 30 mg/day acitretin treatment was initiated. The lesions showed marked improvement except for a slight hyperpigmentation in the first month of the treatment. We report here a case of GCS in which acitretin was started due to clinical unresponsiveness to minocycline treatment and, substantially, a favorable result was obtained in a short time.

8.
Erişkin bir hastada tetanoz aşısı sonrası ortaya çıkan liken striatus: Olgu sunumu
Lichen striatus occurring after a tetanus vaccine: A case report
Ayşegül Yalçınkaya İyidal, Kadir Balaban, Arzu Kılıç
doi: 10.4274/turkderm.47700  Sayfalar 59 - 61 (119 kere görüntülendi)
Liken striatus (LS); edinsel, kendi kendini sınırlayan, nadir görülen lineer enflamatuvar bir dermatozdur. Genellikle Blaschko çizgilerini takip eden, pembe-ten renginde papüllerden oluşur. Sıklıkla çocuk yaş grubunda izlenir, erişkinlerde nadir görülür. Çoğunlukla tek ekstremitede aniden ortaya çıkan döküntüler, birkaç ay veya yıl içinde kendiliğinden gerileyebilmektedir. İnsidansı kadınlarda biraz daha fazladır. Enflamatuvar bir hastalık olan LS’nin etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte T hücre aracılı otoimmün bir reaksiyon olduğu düşünülmektedir. Hastalığın ortaya çıkışında travma, enfeksiyonlar, gebelik, ilaçlar, aşılama ve atopi gibi çeşitli nedenler bildirilmiştir. Literatürde bugüne kadar, aşı sonrası LS gelişen dört olgu raporlanmıştır. Olguların üç tanesi çocuk hastadır. Erişkin yaşta aşılama sonrası görülen tek olgu ise hepatit B virüs aşılamasını takiben gelişmiştir. Burada otuz altı yaşında kadın hastada ortaya çıkan ve tetanoz aşısı tarafından tetiklendiği düşünülen LS olgusunun sunulması amaçlanmıştır.
Lichen striatus (LS) is an uncommon, acquired, self-limiting, linear inflammatory dermatosis. The eruption typically presents as pink or tan papules along Blaschko’s lines. It usually occurs in children, rarely affects adults. The rashes usually suddenly emerge in a single extremity and may regress within a few months or years. The incidence is slightly higher among women. The etiology of LS is not exactly known, however, it is thought to be a T cell-mediated autoimmune reaction. Trauma, infection, pregnancy, drugs, vaccination, and atopy have been reported as triggering factors. In the literature, four cases of LS developing after vaccination (3 children and 1 adult) have been reported. It was the only reported adult case of LS developing after hepatitis B virus vaccination. Herein, we present a 36-year-old woman with LS which was thought to be triggered by a tetanus vaccine.

GIRIŞIMSEL DERMATOLOJIDE PÜF NOKTALARI
9.
Tırnak hastalıklarında biyopsi nasıl yapılır?
How to perform a biopsy for nail disorders?
Fatih Göktay, Güldehan Atış
doi: 10.4274/turkderm.67934  Sayfalar 62 - 65 (203 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

DIĞER
10.
Tanınız nedir?
What is your diagnosis?
Berna Aksoy, Hasan Mete Aksoy, Onat Akın
doi: 10.4274/turkderm.34437  Sayfalar 66 - 67 (140 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin

11.
Asistan Gözüyle 9. Dermatoloji Bahar Sempozyumu
The 9th Dermatology Spring Symposium from the Viewpoint of a Resident

Sayfalar 68 - 70 (117 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF | İngilizce Tam Metin