E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
Sayı : 48 Ek : 4 Yıl : 2025












































Dergimiz 2012 aralık sayısıyla karekod sistemi uygulamasına başlamıştır.

Makalelerin üzerinde bulunan Karekodu dilediğiniz akıllı cihazınız ile okutarak makaleyi indirebilir veya meslektaşlarınızlada paylaşa bilirsiniz.

Cihazınıza QR codeReader app indirerek uygulamayı kullanmaya başlayabilirsiniz.

Apple app için tıklayınız
Android app için tıklayınız

TÜRKDERM - Deri Hastalıkları ve Frengi Arşivi - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 48 (4)
Cilt: 48  Sayı: 4 - 2014
EDITÖR'DEN
1. 
Editörden
Editorial
Emine Derviş, Mehmet Salih Gurel
Sayfa 171
Makale Özeti |Tam Metin PDF

ARAŞTIRMALAR
2. 
Akneli ergenlerin yaşam kalitesi, yalnızlık ve yaşam doyumu düzeylerinin değerlendirilmesi
Evaluation of acne quality of life, loneliness and life satisfaction levels in adolescents with acne vulgaris
İjlal Erturan, Evrim Aktepe, Orhan Kocaman, Yonca Sönmez, Pınar Yüksel Başak, Ali Murat Ceyhan, Vahide Baysal Akkaya
doi: 10.4274/turkderm.02779  Sayfalar 172 - 176
Amaç: Akne vulgaris, ergenlerde sık görülen dermatolojik hastalıklardan biridir. Bu hastalarda pek çok psikiyatrik mobidite rapor edilmiştir. Bu çalışmanın amacı akne vulgarisli ergenlerde yaşam kalitesi, yalnızlık ve yaşam doyumu düzeylerinin belirlenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya akneli 264 ergen ve 250 kontrol dahil edildi. Akne şiddeti global akne derecelendirme sistemi (GADS) ile tayin edildi. Akneli ergenler ve kontrol grubunda yaşam kalitesi Gupta ve ark. tarafından geliştirilen akne yaşam kalite ölçeği (AYKÖ) ile, yalnızlık düzeyleri Russel, Peplau ve Ferguson (1978) tarafından geliştirilen UCLA yalnızlık ölçeği (UYÖ) ile ve yaşam doyumu düzeyleri Diener ve ark. tarafından geliştirilen yaşam doyumu ölçeği ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Hastalarda akne yaşam kalitesi ortalama puanı (13,67±4,75) kontrollere göre (11,14±2,94) anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). UCLA yalnızlık ölçeği ortalama puanı akneli hastalarda (32,15±8,46) kontrollere (30,52±8,70) göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0,031). Hasta grubunda yaşam doyumu ölçeği ortalama puanı (21,82±6,40) kontrollere göre (23,04±6,45) anlamlı şekilde daha düşüktü (p=0,033).
Yaşam doyumu puanları açısından aknesi hafif, orta ve şiddetli olanlar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla, 22,15±6,32, 21,61±6,20, 16,00±7,26, Kruskal Wallis Testi p=0,036). Akneli ergenlerde YDÖ ve UYÖ puan ortalamaları cinsiyetler arasında anlamlı farklılık göstermezken, erkeklere akne yaşam kalitesi puanları anlamlı şekilde daha yüksek seyretmekte idi.
Sonuç: Sonuçlarımız akneli ergenlerin yaşam kalitelerinin ve yaşam doyumlarının kontrollere göre anlamlı şekilde düştüğünü ve yalnızlık düzeylerinin anlamlı şekilde arttığını göstermiştir. Çalışmamız akne vulgarisli hastalarda yalnızlık ve yaşam doyumunu ortaya koyan ve bu parametrelerin yaşam kalitesi ve akne şiddeti ile ilişkisini irdeleyen ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır.

3. 
Akne hastalarında yaşam kalitesi, problem çözme, kontrol odağı ve öfke eğilimi
Quality of life, problem solving, focus of control and anger tendency in the patients with acne
Erman Bağcıoğlu, Bülent Bahçeci, Ahmet Öztürk, Erdem Deveci, Sezai Şaşmaz, Mehmet Fatih Karaaslan
doi: DOI: 10.4274/turkderm.70048  Sayfalar 177 - 181
Amaç: Bu çalışmada akne hastalarının depresyon ve anksiyete düzeyleri, problem çözme, kontrol odağı, öfke eğilimi, yaşam kalitesi düzeyleri ve bunların aknenin klinik özellikleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza akne vulgaris tanısı konmuş 52 kişi ile 46 sağlıklı kontrol dahil edildi. Bütün hastalar, dermatolog tarafından akne şiddetine göre derecelendirildi. Katılımcılara Hamilton Anksiyete Değerlendirme ölçeği (HAM-A) ve Montgomery-Asberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADRS) psikiyatrist (BE) tarafından uygulandı. Kısa Semptom Envanteri (KSE), Problem Çözme envanteri (PÇE), Sürekli Öfke-Öfke Tarz Ölçeği (SOOTO) ve Rotter’in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği ( RİDKOÖ) ve SF-36 (yaşam kalitesi kısa form) uygulandı.
Bulgular: Akne hastalarının depresyon ve anksiyete skorları kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Kısa semptom envanterinde akne hastalarının anksiyete bozukluğu, depresyon, kişiler arası duyarlılık ve paranoid düşünce skorları kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu. SF-36 ölçeğine göre de fiziksel rol güçlüğü, genel sağlık ve mental sağlık skorları akne hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akne vulgaris’in depresyon ve anksiyete gibi bazı psikiyatrik problemlere yol açtığı ve hastanın yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilediği yönündeki önceki bulguları desteklemektedir.

4. 
İlkokul çocuklarında akne prevalansının ve aknenin diğer puberte bulguları ile ilişkisinin saptanması
Prevalence of acne in primary school children and the relationship of acne with pubertal maturation
Hilal Kaya Erdoğan, İlknur Kıvanç Altunay, Serap Turan
doi: 10.4274/turkderm.05902  Sayfalar 182 - 186
Amaç: Akne vulgaris, genellikle adolesan dönemin hastalığı olarak düşünülmekle birlikte yaşamın ilk yılında, erken çocuklukta ve prepubertal dönemde de görülebilir. Akne pubertal gelişimin ilk belirtisi olarak karşımıza çıkabilir. Çalışmamızda ilkokul çocuklarında akne prevalansını saptamayı, bu çocuklardaki mevcut puberte bulgularını değerlendirmeyi, akne varlığı ve şiddeti ile puberte bulguları arasındaki ilişkiyi incelemeyi
ve prepubertal akne kavramını gözden geçirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: İstanbul ilindeki 2 okuldaki 1000 öğrenci çalışmaya alındı. Yaş, cinsiyet, akne varlığı, akne lokalizasyonu ve şiddeti kaydedildi. Akne şiddet derecesi Orfonos Gollnick Akne Derecelendirme Sistemine göre, pubertal gelişim evresi Morris ve Udry’nin geliştirdiği validasyonu yapılmış kendini değerlendirme formu kullanılarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya yaş aralığı 7-11 olan 534 erkek ve 466 kız ilkokul öğrencisi alındı. Öğrencilerin toplam %11,5’inde akne saptandı. Kızların %20’sinde, erkeklerin ise %4’ünde akne mevcuttu. Akne varlığı ile yaş karşılaştırıldığında, aknesi olan grubun yaş ortalaması daha yüksekti. Akne şiddeti ile yaş karşılaştırıldığında; akne şiddeti 1 olan grubun yaş ortalaması akne şiddeti 2 olan grubun yaş ortalamasından daha düşüktü.
Öğrencilerin tümünde mid-fasyal akne vardı. Akne varlığı ile pubertal bulgular değerlendirildiğinde, pubertal kızlarda akne oranı daha yüksekti. Prepubertal olan erkeklerde akne gözlenmedi. Akne şiddeti ile pubertal bulgular değerlendirildiğinde, prepubertal olan ve olmayan kızlarda akne şiddet oranları arasındaki fark anlamlı değildi. Akne ile telarş evreleri karşılaştırıldığında; aknesi olmayan grubun telarş dereceleri daha düşüktü. Akne ile puberte evresi karşılaştırıldığında aknesi olan çocukların puberte evresi daha ileri idi.
Sonuç: Verilerimiz akne prevalansının pubertal gelişim ve yaş ile ilişkili olduğunu göstermekte, son yıllarda pubertal gelişimin erkene kaymasına
paralel olarak aknenin pubertal gelişimin ilk göstergesi olabileceği şeklindeki varsayımı desteklememektedir.

5. 
Psoriasis işlev kaybı indeksi: Sosyo-demografik ve klinik değişkenlerin rolü
Psoriasis disability index: The role of sociodemographic and clinical variables
Şebnem Aktan, Sevgi Akarsu, Melda Demirtaşoğlu, Ayşe Şebnem Özkan
doi: 10.4274/turkderm.23427  Sayfalar 187 - 192
Amaç: Çeşitli çalışmalarda psoriasisin fiziksel, psikolojik ve sosyal fonksiyonları etkileyebildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada psoriasisli olgularda sosyo-demografik ve klinik özelliklerin psoriasise özgü bir yaşam kalite indeksi olan Psoriasis İşlev Kaybı İndeksi (PİKİ) üzerindeki etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya alınan 70 psoriasis olgusunun sosyo-demografik ve klinik verileri ile hekim ve hasta tarafından değerlendirilen psoriasis alan şiddet indeksi (PASI ve SAPASI) değerleri kaydedilmiş ve subjektif yakınmaları sorgulanmıştır. Ayrıca olguların son dört hafta içinde günlük aktiviteler, iş/okul, kişisel ilişkiler, boş zaman ve tedavi ile ilgili yaşadıklarını sorgulayan 15 soruluk bir anket doldurmaları (PİKİ) sağlanmıştır. Olguların ortalama PİKİ skoru ve alt kategori skorları ile sosyodemografik ve klinik veriler arasındaki korelasyon araştırılmıştır.
Bulgular: Olguların ortalama PASI ve SAPASI ortalama skorları ile PİKİ skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir pozitif korelasyon belirlenmiştir. Erkeklerde boş zaman ve iş/okul ile ilgili aktivitelerin kadınlara oranla daha fazla etkilendiği görülmüştür. Lezyonları kozmetik bozukluğa yol açan, klinik olarak şiddetli psoriasisi olan, hastalık süresi 10 yıldan fazla ve/veya psoriasis başlangıç yaşı 40’ın altındaki olguların PİKİ ve günlük aktivite, kişisel ilişkiler, iş/okul ve/veya boş zaman etkinliklerinin anlamlı olarak daha fazla etkilendiği gözlenmiştir. Ayrıca kaşıntı, kas ağrısı ve halsizlik gibi subjektif semptomu olan hastalarda kişisel ilişkiler, günlük ve iş/okul ile ilişkili aktivitelerin olumsuz olarak etkilendiği saptanmıştır.
Sonuç: Bu çalışmada PİKİ’nin hem klinik şiddet hem de sosyo-demografik ve klinik değişkenlerle anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Bununla birlikte kaşıntı gibi subjektif semptomlarla ilişkili yaşam kalitesini sorgulayan ek soruların da eklenmesinin uygun olacağı düşünülmüştür.

6. 
Plak tip psöriasis hastalarında obezitenin hastalık şiddeti üzerine etkisi
Impact of obesity on disease severity in patients with plaque type psoriasis
Nuriye Kayıran, Selma Korkmaz, Orhan Özgöztaşı
Sayfalar 193 - 196
Amaç: Psöriasis deri, saçlı deri, tırnak ve eklemleri tutan, aktivasyon ve remisyon periyodları ile karakterize kronik inflamatuvar sistemik bir hastalıktır. Psöriasis etyopatogenezi tam olarak açıklananamış olsa da birçok genetik ve çevresel faktörün hastalık gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Hastalığın seyri ve şiddetini etkileyen bu faktörler arasında tekrarlayan fiziksel travmalar, obezite, sigara içimi, ailede psöriasis öyküsü ve majör stres bozuklukları yer almaktadır. Bu çalışmada kronik plak psöriasisli hastalarda, obezitenin psöriasisin klinik şiddeti üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kronik plak tip psöriasis tanısı alan 325 hasta alındı. Her bir hastanın Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ve Psöriasis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ) değerleri kaydedildi. Hastaların VKİ değerleri ile psöriasis şiddeti ve PAŞİ skorları arasındaki ilişki araştırıldı.
Bulgular: Psöriasisli normal, kilolu ve obez hastalar hastalık şiddeti açısından karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p=0,707). Hastaların VKİ ve PAŞİ değerleri arasındaki korelasyon incelendiğinde de iki parametre arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (r=0,006, p=0,916).
Sonuç: Çalışmamızda, obezitenin her ne kadar hastalık şiddetine etkisi gösterilememişse de hastalığın tetiklenmesi ve başlangıcı üzerine olası etkisinin, sağlıklı kontrol grubu kullanılarak araştırılması gerektiğini söyleyebiliriz.

7. 
Yatırılarak takip edilen 63 deri şarbonu olgusunun klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi: Türkiye’de deri şarbonunun karakteristiği
The evaluation of clinical and laboratory findings of 63 inpatient with cutaneous anthrax: Characteristics of cutaneous anthrax in Turkey
Hatice Uce Özkol, Sevdegül Karadaş, Mahmut Sünnetçioğlu, Mehmet Reşat Ceylan, Ömer Çalka, Hüseyin Güdücüoğlu
doi: 10.4274/turkderm.12844  Sayfalar 197 - 203
Amaç: Gelişmiş ülkelerde çok nadir görülen deri şarbonu (DŞ) ülkemizde halen endemik bir hastalık olarak görülmektedir. Bu çalışmada Türkiye’den bildirilen çalışmaların sonuçlarını kendi sonuçlarımızla karşılaştırıp DŞ’nin karakteristiğini ortaya koymayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Ekim 2009 ve Aralık 2012 arasında yatırılarak tedavi edilen DŞ hastaları geriye dönük olarak incelendi. Tüm hastaların tanısı klinik bulgular ve/veya laboratuvar sonuçlarına göre konuldu. Hastaların demografik özellikleri, rutin tetkikleri, yara kültürü ve gram boyama sonuçları kaydedildi. Bulgular SPSS 13.0 istatistik programına kaydedildi ve yüzde (%) verilerek yazıldı.
Bulgular: Çalışmaya toplam 63 hasta katıldı. Bu hastalar içinde 41 bayan (%65,1) ve 22 erkek (%34,9) hasta vardı. Hastaların yaş ortalaması 35,9 (10-83 yaş) idi. Kırk dokuz hastada (%77,8) hayvan ve hayvan ürünlerine temas öyküsü vardı. Otuz sekiz hasta (%60,3) yaz mevsiminde yirmi bir hasta (%33,3) sonbahar mevsiminde saptandı. Şarbon lezyonları en sık sol elde (%30,2) görüldü. Elli bir hastada gram boyama ve kültür yapıldı. Gram yaymada 17 hastada gram pozitif basil (%33,3) saptandı ve 11 hastada (%21,5) Basillus anthracis basili kültürde üretildi. DŞ tedavisinde en sık penisilin tercih edildi (%87,3).
Sonuç: Doğu Anadolu'da DŞ halen endemiktir ve son yıllarda artarak devam etmektedir. Hayvancılık yapan köylerdeki bayanlar en önemli risk grubudur. Riskli toplumun eğitilmesi, hayvanların aşılanması ve sınırdan kaçak hayvan girişlerinin kontrol edilmesi gibi önleyici tedbirler hastalığın görülme sıklığını azaltacaktır

8. 
Vitiligolu hastalarda serum İL-23 düzeyleri
Serum IL-23 levels in patients with vitiligo
Fatma Pelin Cengiz, Nazan Emiroğlu, Bengü Çevirgen Cemil, Ümmü Gül Bahar Erdem, Funda Kemeriz
doi: 10.4274/turkderm.82957  Sayfalar 204 - 207
Amaç: İnterlökin-23 otoimmün hastalıkların patogenezinde etkili olduğu düşünülen, bu yüzden otoimmün hastalıkların tedavisinde hedef molekül olarak kullanılabilen bir sitokindir. Th17 hücrelerini indükleyerek, bu hücrelerden interlökin-17 (İL-17) salgılanmasına neden olur. Bu çalışmada vitiligolu hastalarda serum interlökin-23 (İL-23) düzeyinin araştırılarak, sağlıklı gönüllülerle kıyaslanması ve vitiligo etiyolojisindeki olası
rollerinin değerlendirilmesi amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Araştırmamız, dermatoloji polikliniğine başvuran, klinik olarak ve wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı konulan 34 kadın ve 17 erkek toplam 51 vitiligo hastasını içermektedir. Yaş ve cins uyumlu 24 kadın ve 12 erkek sağlıklı gönüllü de kontrol grubu olarak çalışmada yer aldı. Alınan periferik venöz kan örneklerinde İL-23 düzeyleri ölçüldü. İstatistiksel analiz SPSS 16.0 programı ile yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 51 vitiligolu hastanın 34’ü (%66,7) kadın, 17’si (%33,3) erkekti. Otuz altı kişiden oluşan kontrol grubunun 24’ü (%66,7) kadın, 12’si (%33,3) erkekti. Vitiligolu olgular ile kontrol grubu, yaş ve cinsiyet dağılımı açısından benzer bulundu (p>0,05) (p>0,05). Elli bir hastanın 13’ünde (%25,5) fokal tip, 3’ünde (%5,9) segmental tip, 5’inde (%9,8) akrofasiyal tip, 3’ünde (%5,9) universal tip vitiligo saptanırken; 27’sinde (%52,9) generalize tip vitiligo saptanmıştır. Serum İL-23 ortalama değerleri açısından; hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,171). Ayrıca vitiligonun vücut yüzey alanı tutulumuyla, anogenital tutulumunun olmasıyla, tipiyle, hastalığın süresi ve hastaların cinsiyetiyle; İL-23 düzeyleri arasında da istatistiki olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,904, p=0,335, p=0,354, p=0,317, p=0,729).
Sonuç: Literatürde araştırabildiğimiz kadarıyla, çalışmamız vitiligoda İL-23 serum düzeyini araştıran ilk çalışmadır. İL-23 düzeyi vitiligolu hastalardayüksek saptanmamıştır. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçların geçerliliğinin doğrulanması açısından, daha geniş hasta gruplarında serum İL-23 düzeyine yönelik çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanısındayız.

9. 
Lupusun deri bulgularının Türkçe revize edilmiş kutane lupus eritematozus hastalık alan ve şiddet indeksi ile değerlendirilmesi
Evaluation of skin lesions of lupus with Turkish revised cutaneous lupus erythematosus disease area and severity index
Yıldız Gürsel Ürün, Salim Dönmez, Özer Arıcan, Ömer Nuri Pamuk
doi: 10.4274/turkderm.96630  Sayfalar 208 - 214
Amaç: Lupus eritematozuslu (LE) hastaların deri bulgularını değerlendirmek amacıyla kutane lupus eritematozus hastalık alan ve şiddet indeksi (KLASİ) kullanılmaktadır. Son yıllarda daha objektif değerlendirme sağlayan revize edilmiş kutane lupus eritematozus hastalık alan ve şiddet indeksi (RKLASİ) geliştirilmiştir. Ancak ölçeğin kullanımıyla ilgili yeterince çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, RKLASİ’yi Türkçe’ye çevirerek klinik kullanımını artırmak ve KLASİ’yi etkileyen faktörlerin RKLASİ üzerindeki etkilerini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Ölçek, uluslararası çeviri basamakları izlenerek Türkçe’ye çevrildi. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne başvuran toplam 93 LE hastası çalışmaya alındı. Hastaların sosyo-demografik ve klinik özellikleri kayıt edildi. Deri bulguları RKLASİ ile hesaplanarak aktivite ve hasar skoru olmak üzere iki ayrı skor elde edildi. Elde edilen skorlar ile hastaların yaşları, cinsiyetleri, hastalık süreleri, yüz tutulumları, LE alt tipleri ve antinükleer antikor, Anti-Ro/SS-A antikor, Anti-La/SS-B antikor pozitiflikleri arasındaki ilişkiler değerlendirildi.
Bulgular: Ortalama aktivite skoru 2,59±2,88, ortalama hasar skoru 0,81±1,88 olarak bulundu. Yaş grupları arasında aktivite ve hasar skoru karşılaştırıldığında anlamlı istatistiksel bir fark saptanmadı. Erkek hastalarda hasar skorunun kadın hastalara göre anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi. Aktivite skoru, hastalık süresi üç yıldan fazla olan hastalar ile yüz tutulumu olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. LE alt tipleri ile aktivite ve hasar skoru arasında anlamlı istatistiksel bir fark bulunamadı. RKLASİ hasar skoru Anti-La/SS-B antikor pozitif hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı.
Sonuç: RKLASİ LE’li hastaların deri bulgularını değerlendirmek için kullanılabilecek uygun bir skorlama sistemidir. Bu ölçekte elde edilen skorlar cinsiyete, hastalık süresine ve yüz tutulumu olup olmamasına göre değişkenlik gösterebilmektedir.

10. 
Kronik ürtikerli hastalarda fibromyalji sendromu
Fibromyalgia syndrome in chronic urticaria patients
Aylin Gözübüyükoğulları, Duru Tabanlıoğlu Onan, Nuran Allı
doi: 10.4274/turkderm.48902  Sayfalar 215 - 218
Amaç: Çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda fibromyalji sendromunun sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışma 100 kronik ürtikerli hasta ve 61 kontrol grubu hastasının katılımı ile gerçekleştirildi. Kronik ürtikerli hasta grubu ürtiker etyolojisine yönelik tetkik edildi ve hastalara otolog serum deri testi uygulandı. Kronik ürtikerli hastalar ve kontrol grubu hastaları fibromyalji sendromu açısından değerlendirildi, kriterleri sağlayan hastalar fibromyalji sendromu tanısı aldı.
Bulgular: Kronik ürtikerli hastalarda fibromyalji sendromu görülme oranı (%23), kontrol grubuna (%1,6) göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Fibromyalji sendromu saptanan olguların tümü kadındı ve fibromyalji sendromu tanısı almayan olgulara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak kadın cinsiyet öne çıkmaktaydı. Kronik ürtikerli hastaların %26’sında tiroid otoimmünitesi pozitif saptandı. Fibromyalji sendromu tanısı alan ve almayan olgular arasında tiroid otoimmünitesi ve otolog serum deri testi pozitifliği görülme sıklığı açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı.
Sonuç: Kronik ürtikerli hastalarda fibromyalji sendromu görülme oranı, bu hastalığın toplumdaki sıklığına göre daha yüksektir. Bu nedenle kronik ürtikerli hastaların, hayat kalitesini oldukça düşüren bir hastalık olan fibromyalji sendromu açısından da değerlendirilmesini önermekteyiz. Bununla birlikte bu iki hastalığı etkin bir şekilde tedavi edebilmek amacıyla, patogenezdeki ortak noktaların ortaya çıkarılması açısından ileri çalışmaların gerekli olduğu düşüncesindeyiz.

11. 
Mikozis fungoides tanısı alan hastalarda bakteri kolonizasyonunun değerlendirilmesi
Evaluation of bacterial colonization in patients with the diagnosis of mycosis fungoides
Bengü Nisa Akay, Nehir Parlak, Hatice Şanlı, Alpay Azap
doi: 10.4274/turkderm.26928  Sayfalar 219 - 223
Amaç: Mikozis fungoides (MF) derinin en sık görülen kutanöz T hücreli lenfomasıdır (KTHL). İnfeksiyon oluşumu MF’li hastalarda en sık komplikasyonlardandır. MF/Sezary sendromlu (SS) hastalarda deri infeksiyonlarının en yaygın patojeni Staphylococcus aureusdur (S.aureus). İnfeksiyon ajanlarının, MF/SS’nin oluşumundaki rolü ve hastalığın klinik seyrine etkileri ise tartışmalıdır. Bu çalışmada MF/SS’li hastalarda, burun, aksilla ve boğazda patojen bakteriyel ajan kolonizasyonunun kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yaygınlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 66 MF/SS’li hasta ve kontrol grubunu oluşturmak üzere 66 sağlıklı kişi dahil edildi. Hastalardan burun, boğaz ve aksilla kültürleri alındı ve Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) standartlarına göre değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 66 MF/SS’li hastaların yaş ortalaması 55,96±14,82 yıldı (21-84). MF’li hastaların 48’i ≤evre 2A, 18’i ≥evre 2B ve Sezary sendromuydu (SS). MF/SS’li hastalarda burunda ve aksillada patojen bakteri kolonizasyon sıklığı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, boğazda patojen bakteri kolonizasyonu MF/SS lehine istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturdu (p=0,001). S.aureus kolonizasyon sıklığı açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,234). Erken evre MF’li hastalar, geç evre MF/SS’li hastalar ile boğazda patojen bakteri kolonizasyon sıklığı açısından karşılaştırıldığında geç evre lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p=0,004), aksilla ve burun kültürlerinde fark saptanmadı.
Sonuç: Bu çalışmada MF/SS’li hastalarda boğazda bakteri kolonizasyonu ve burunda S.aureus taşıyıcılığı yüksek bulundu. Bu problemin basit ve maliyet etkin yöntemlerle kontrol altına alınması ile kaşıntı, kızarıklık ve skuamasyon gibi semptomlar üzerine düzeltici etkilerinin olup olmayacağı konusunda çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

12. 
Akral melanositik nevusların klinik ve dermoskopik özelliklerinin değerlendirilmesi
Evaluation of clinical and dermoscopic features of acral melanocytic nevi
Hamza Aktaş, Sema Aytekin
doi: 10.4274/turkderm.04379  Sayfalar 224 - 228
Amaç: Bu çalışmada akral melanositik nevusların klinik ve dermoskopik özellikleri araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: Mart-Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dermatoloji polikliniğine başvuran 154 hasta değerlendirildi. Hastaların yaşları 7-74±12,8 arasında değişmekteydi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, deri tipi, lezyonların anatomik lokalizasyonu, rengi, çapı, tipi, çıkış zamanı, dermoskopik paternleri prospektif olarak incelendi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 154 hastanın 235 akral melanositik nevusu değerlendirildi. Hastaların 85’i erkek (%55,2) 69’u kadın (%44,8) olup yaş ortalaması 28,1 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen lezyonların 213’ü (%90,6) edinsel iken, 22’si (9,4) konjenitaldi. Lezyonların 112’si palmar bölgede, 66’sı parmaklarda ve 57’si plantar bölgede lokalize idi. Çalışmada en sık paralel oluk paterni ve onun varyantları saptanırken
(%58,7), daha sonra sırasıyla kafes benzeri patern (%13,6), retiküler patern (%8,9), homojen patern (%6), fibriler patern (%5,1) ve globüler patern (%1,7) saptandı. Bireylerin hiçbirinde paralel sırt paterni saptanmazken iki lezyonda çok bileşenli patern saptandı. Lezyonların yerleşim yerine göre dermoskopik paternleri karşılaştırıldığında ortak olarak en sık paralel oluk paterni saptanmakla birlikte bazı bölgelerde paralel oluk
paterninden sonra daha sık görülen paternler farklılık gösteriyordu bu da istatistiksel olarak anlamlıydı.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan çalışmalar ile uyumlu bulunmakla beraber, diğer çalışmalara göre retiküler patern ve homojen patern daha yüksek oranda saptanırken, fibriler patern daha düşük oranda saptandı.

13. 
Lokalizasyon, boyut ve tipleri ile keratinöz kistler
Keratinous cysts: with body site distribution, size and the types of the cysts
Yasemin Yuyucu Karabulut, Hacı Halil Karabulut, Yasemin Dölek, Engin Şenel, Asım Uslu, Nazmiye Kurşun
doi: 10.4274/turkderm.60486  Sayfalar 229 - 233
Amaç: İç Anadolu bölgesinde tüm vücutta görülen keratinöz kist tipleri arasındaki yaş, cinsiyet, lokalizasyon, boyut ve histopatolojik özellikler arasındaki ilişkiyi retrospektif olarak değerlendirmek amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çankırı devlet hastanesi kayıtları 2011-2012 yıllarını kapsayan iki yıllık süre zarfında keratinöz kist tanısı almış hastaların, yaş, cinsiyet, lezyonun anatomik lokalizasyonu ve lezyon boyutu açısından tarandı. Patoloji preparatları tekrar değerlendirilerek tanılar teyid edildi.
Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 42,3 olan 418 hasta (%41,6’sı kadın, %58,4’ü erkek ) dahil edildi. Kistlerin ortalama boyutu 13,8 mm olup, 16,3 mm ile pilar kistlerin daha büyük olduğu saptandı. Kistlerin %60,8’i epidermal inklüzyon kisti, %39,2’si ise pilar kist olarak belirlendi. Pilar kisti bulunan hastaların yaş ortalaması 45,8 yıl olup diğer gruptan daha ileri yaşta oldukları saptandı. Kistler lokalizasyon olarak en sık saçlı deride (%44,3), takiben yanakta (%18,7) izlendi. Kadınlarda pilar kist (%62,8) daha sık görülürken, erkeklerde (%72) epidermal inklüzyon kistleri daha fazla saptandı. Lokalizasyon ile cinsiyet arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde saçlı deri %62,7 oranı ile kadınlarda en sık lokalizasyon olarak saptanırken, diğer tüm lokalizasyonların erkeklerde daha sık görüldüğü belirlendi. Lokalizasyon ve kist boyutlarının karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı değerlere ulaşıldı.
Sonuçlar: Keratinöz kistlerin en büyük boyutlarına üst ekstremite lokalizasyonunda rastlandı ve bunu sırasıyla, burun, saçlı deri ve gövde yerleşimli kistlerin takip ettiği görüldü. Gövde, saçlı deri, alt ekstremite ve göz kapağı yerleşimli kistlerin daha ileri yaşlarda görüldüğü tespit edildi. Benzer şekilde lokalizasyon ile cinsiyet dağılımı arasında çarpıcı sonuçlara ulaşıldı. Saçlı deri yerleşimli kistler en sık kadınlarda izlenirken, diğer tüm lokalizasyon yerleşimli kistlerin erkeklerde sık olduğu izlendi

14. 
Kesik ya da devamlı-intradermal dikiş? Ameliyat sonrası izlerin analizi
Interrupted or continuous-intradermal suturing? Statistical analysis of postoperative scars
Elif Sarı, Hülda Rıfat Özakpınar, Ali Teoman Tellioğlu
doi: 10.4274/turkderm.15945  Sayfalar 234 - 236
Amaç: Plastik cerrahi kliniklerinde tedavi edilen hastalar için ameliyat sonrası gelişen yara izi önemli bir problemdir. Birçok hasta devamlı intradermal sütürün interrupted sütüre göre daha az yara izi bıraktığından dolayı üstün olduğunu düşünmektedir. Biz her iki sütürasyon sonrası oluşan yara izlerini değerlendirdik. Bu yazı, yara değerlendirme skalası ile hastaların yüzlerinde oluşan yara izlerinin objektif olarak karşılaştıran kontrollü çalışmamızı sunmaktadır.
Gereç ve Yöntem: Her iki yanağından ameliyat olmuş 35 hasta bu çalışmaya alınmıştır. Otuz hasta kadın, 5 hasta erkektir. Yaş ortalaması 40,05 yıldır. Ameliyattan sonraki yara izi değerlendirme süresi ortalama 9,05 aydır. Lokal anestezi altında lezyonlar eliptik eksize edilmiştir. Sağ yanaktaki kesi 6/0 monoflaman absorbe olmayan sütürle sürekli intradermal sütürasyon metodu ile, soldaki ise aynı sütürlerle interrupted sütürasyon metodu ile dikilmiştir.
Bulgular: Hastalar, Stony Brook yara izi değerlendirme skalası ile ameliyattan sonraki 7.-11. aylarda (ortalama 9,05 ay) değerlendirilmişlerdir. Her iki yöntemin istatiksel değerlendirilmesi için ilgili örnekler T-testi kullanılmıştır. İki metodun oluşturduğu yara izleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05).
Sonuç: Bu çalışmamızda sıkça kullanılan iki dikiş metodunun oluşturduğu yara izi arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Biz dikiş tekniğinin, diğer faktörlere göre yara izi oluşturmakta daha az önemli bir belirleyici olduğunu düşünmekteyiz.

15. 
İyileşmeyen venöz ülserlerde topikal amelogenin ekstrasellüler matriks protein uygulaması
Topical application of amelogenin extracellular matrix protein in non-healing venous ulcers
Burçin Abud, Kemal Karaarslan, Işıl Kılınç Karaarslan, Süreyya Talay, Soysal Turhan
doi: 10.4274/turkderm.60973  Sayfalar 237 - 241
Amaç: Kronik venöz yetersizliğe bağlı bacak ülserlerinin tedavisi halen önemli bir sorundur. Bu ülserlerde temel tedavi yaklaşımı kompresyon tedavisi, lokal yara bakımı ve cerrahi uygulamalardır. Ancak bu standart tedavilere yanıt alınamayan olgular nadir değildir ve önemli bir iş gücü kaybı nedeni ve hasta yaşam kalitesi sorunu oluşturmaktadır. Bu nedenle dirençli vakalarda tedavi etkinliğini arttıracak yeni uygulamalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada standart tedavilere yanıt alınamayan venöz ülserlerde, topikal amelogenin ekstrasellüler matriks protein uygulaması sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Haziran 2011 ile Aralık 2012 tarihleri arasında izlenmiş olan, standart tedaviye dirençli olduğu için topikal amelogenin ekstrasellüler matriks protein tedavisi uygulanmış olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta dosyaları retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya toplam 28 adet venöz ülseri (24 olguda 1’er, 2 olguda 2’şer ülser) olan 26 hastada (21’i erkek, 5’i kadın) dahil edildi. Tedavi haftada bir topikal amelogenin ekstrasellüler matriks protein uygulaması ve ardından 4'lü bandaj ile kompresyon uygulaması şeklinde yapıldı ve bandajlar haftada bir değiştirildi. Altı hafta bir kür olarak değerlendirildi. On dört hastada (15 ülserde) birinci kür sonunda tam iyileşme saptandı. On iki hastada (13 ülserde) ise birinci kür sonunda ülser çapında küçülme izlendi ve ikinci kür tedaviye başlandı. Bu on iki hastadan beşinde (6 ülserde) ikinci kür sonunda tam iyileşme saptandı.
Sonuç: Topikal amelogenin ekstrasellüler matriks protein uygulaması, tedavisi güç venöz ülserlerli olgularda yanıt sağlanmasında etkili bir tedavi seçeneği olarak göz önünde bulundurulabilir.

16. 
Rekürren aftöz stomatitli hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri
Sociodemographic and clinical characteristics of patients with recurrent aphthous stomatitis
Anıl Gülsel Bahalı, Ayşın Köktürk, Ulaş Güvenç
doi: 10.4274/turkderm.89990  Sayfalar 242 - 248
Amaç: Bu çalışmanın amacı rekürren aftöz stomatit (RAS) tanısı ile izlenen hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilerek hastalığın etiyopatogenezi hakkında fikir verebilecek veriler elde edebilmektir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada polikliniğimizde 2007-2010 tarihleri arasında rekürren aftöz stomatit tanısı alarak takip edilen hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, klinik seyirleri ve tedavi seçenekleriyle ilişkili veriler kayıt edildi.
Bulgular: Yüz hasta (68’i kadın, 32’si erkek) bu çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 40±13,6 idi. Hasta grubunu en çok düşük eğitim
ve orta gelir düzeyi hastalar oluşturdu. Klinik olarak en sık minör rekürren aftöz stomatit tipi (%88) saptandı. En sık yanak ve dil lateralinde yerleşim saptandı. Aile öyküsü hastaların %60’ında pozitifti. Rekürren aftöz stomatit ile ısırma (%12), diş fırçalama (%18), diş hastalığı varlığı (%82), yiyecekler (%39), mensturasyon (%10,3), stres (%76), demir eksikliği (%16,7), vitamin B12 eksikliği (%22,4), ferritin düşüklüğü (%18),
mevsimsel değişkenlik (%32) gibi faktörler arasında pozitif; sigara ile negatif bir ilişki olduğu gözlendi. İlaç tedavisine ek olarak hastaların %49’u alternatif tedavi yöntemleri kullanmıştı. En sık kullanılan alternatif yöntem ise sumak kullanımı (%26,5) olarak belirlendi.
Sonuç: Çalışmamızda literatürden farklı olarak hastalığın 3. dekatta başladığı ve hastaların yaklaşık yarısının başta sumak olmak üzere alternatif tedavi yöntemlerini tercih ettiği bulundu. Günümüzde RAS’ın etiyopatogenezine yönelik tartışmalar halen sürmektedir. Bu çalışmada hastalığın etiyopatogenezi ile ilişkili olabilecek farklı sosyodemografik ve klinik faktörler saptanmıştır. Çalışmamız RAS etiyopatogenezini belirlemek için prospektif bir çalışma deseni kullanacak gelecek çalışmalar tarafından takip edilebilecektir.

17. 
Hasta gözüyle dermatoloji pratiğinde tıp öğrencilerine bakış
Patients' view on medical students in dermatology practice
Seval Doğruk Kaçar, Derya Uçmak, Pınar Özuğuz, Zeynep Meltem Akkurt, Şemsettin Karaca, Mustafa Arıca
doi: 10.4274/turkderm.43066  Sayfalar 249 - 253
Amaç: Hasta odaklı pratik eğitim tıp eğitiminin vazgeçilmez bir parçasıdır. Özellikle dermatoloji gibi, hastaların daha sık ayaktan değerlendirildiği kliniklerde tıp öğrencilerinin uygulamalı eğitimleri poliklinik ortamında yapılmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde iki farklı bölgedeki Üniversite hastanelerinde (X–Y) dermatoloji polikliniğine başvuran hastaların tıp öğrencilerine bakışını değerlendirdik.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya X (grup 1) ve Y (grup 2) üniversite hastanelerine 5. sınıf tıp eğitimi staj programı pratik eğitim saatleri sırasında dermatoloji polikliniğine başvuran toplam 250 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalar 16 sorudan oluşan bir anket doldurmuştur. Anketin ilk 8 soruluk kısmı, hastaların tıp öğrencilerinin muayenede yer alması ile ilgili rızaları ve tercihleri ile ilgili iken ikinci 8 soruluk kısımda hastaların tıp
öğrencileriyle ilgili genel tutum ve düşünceleri sorgulanmıştır.
Bulgular: Her iki grup da öğrencilerin eğitim programında yer almaya oldukça istekliydi (sırasıyla, %39,8, %53,5). Hastalar muayene sırasında tıp öğrencilerini istememe hakları olduğunun farkındaydı (%61,0, %62,3) ve çoğunluk öğrencilerin varlığı ile ilgili bilgilendirilmek istiyordu (%72,4, %80,7). Ancak öğrencilerle olmayı grup 1 hastaları (%43,1) eğlenceli olarak değerlendirirken grup 2’de çoğunluk (%44,7) bu yoruma katılmadı. Bunun yanında her iki grupta da çoğunluk öğrencilerle kişisel bilgi paylaşımından rahatsızlık duymazken (%50,4, %44,7), arkadaş ve akrabalarına tıp öğrencileriyle muayene olmayı tavsiye edeceklerini (%51,2, %41,2) belirtti.
Sonuç: Tıp öğrencilerinin dermatoloji eğitiminde aktif yer alması kısmen farklı kültürlere sahip olsalar da ülkemizin hem doğusu hem de batısındaki hastalar tarafından çoğunlukla memnuniyetle karşılanmaktadır. Hastaların muayeneleri sırasında tıp öğrencilerin varlığı konusunda bilgilendirilme isteği gerek sözlü gerek yazılı onamın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

18. 
Aile hekimlerinin sık görülen dermatolojik hastalıklarla ilgili teorik bilgileri, tanı ve tedavi eğilimleri
Knowledge of family physicians on common dermatological diseases and their diagnosis and management trends
Kemal Özyurt, Mustafa Haki Sucaklı, Emine Çölgeçen, Mustafa Çelik
doi: 10.4274/turkderm.67689  Sayfalar 254 - 262
Amaç: Dermatolojik hastalıkların sık görüldüğü birinci basamak sağlık kuruluşlarında tanı, tedavi ve hastalık yönetim hatalarına sıklıkla tanık olunmaktadır. Bu çalışma birinci basamak sağlık hizmetlerinde çalışan aile hekimlerinin dermatoloji eğitimi ile ilgili düşüncelerinin yanı sıra, sık görülen bazı dermatolojik hastalıklarla ilgili bilgi, tanı ve yönetimleri araştırmayı amaçlamıştır.
Gereç ve Yöntem: Çok merkezli çalışma altı farklı şehirde halen görev yapmakta 302 aile hekimi ile 82 soruluk standart anketin yüz yüze görüşmesi ile yapılmıştır. Ankette hekimlerin demografik bilgileri, dermatolojik hastalıklarla ilgili teorik bilgileri, tanı ve tedavideki eğilimlerini araştıran sorular yer almıştır.
Bulgular: Çalışma kapsamındaki illerde görevli 1414 aile hekiminden ulaşılabilen ve ankete katılmayı kabul eden 302’si (%21,35) çalışmaya alınmıştır. Hekimlerin %57,6’sı çalıştıkları merkezlerde mikroskop ve %94,4’ü potasyum hidroksit solüsyonu bulunmadığını bildirmiştir. Psoriasis ve akne rozasenin yönetiminde zorlandıklarını bildiren aile hekimlerinin oranı daha yüksektir. Atopik dermatit, psoriasis ve akne vulgarisin etiyopatogenezinde hepatobiliyer sistem ve diğer iç organ hastalıklarının yer aldığını düşünen ve bu konuda düşünce belirtmeyen hekim oranı yüksektir. Bakteriyel deri hastalıkları ve tırnak hastalıkları ile ilgili teorik bilgi ve tedavi yanlışları yüksek oranlarda bulunmuştur.
Sonuç: Mezuniyet öncesi ve sonrası eğitimlerle bu konuların üzerinde durularak, aile hekimlerinin dermatolojik hastalıkları yönetmekteki bilgi ve becerilerinin geliştirilmesi sağlanmalıdır.

TANINIZ NEDIR?
19. 
Tanınız nedir? What is your diagnosis?
Funda Erol Çipe, Arzu Babayiğit Hocaoğlu, Çiğdem Aydoğmuş
Sayfalar 263 - 264
Dört aylık kız hasta vücutta kızarıklık ve kaşıntı yakınması ile başvurdu. İki aylıktan itibaren hastanın aralıklı olarak vücudunda kızarıklıkları olup kayboluyormuş. Aralıklı olarak da boynundan üst kısmında yaygın kaşıntısız kızarıklık tarif ediyordu (Resim 1). Hastanın yapılan muayenesinde gelişimi normaldi, sistemik bulgusu ve deri lezyonu yoktu. Hastanın allerjiye yönelik tetkikleri istendi. Hasta polikliniğe 2 saat sonra boynunda büyük büller nedeniyle başvurdu (Resim 2). Hasta yatırılarak izlendi, ertesi gün bülleri sırtına ve gövdesine yayıldı ve soyulmaları oldu. Dokunulan her yerde kaşıntı ve kabarıklık (Resim 3) olması yanısıra, sık sık 'flushing' atakları olduğu gözlendi.
Tanınız Nedir?

20. 
Konu Dizini

Sayfalar 265 - 269
Makale Özeti |Tam Metin PDF

21. 
Hakem Dizini

Sayfa 270
Makale Özeti |Tam Metin PDF

22. 
Yazar Dizini

Sayfalar 271 - 272
Makale Özeti |Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale