E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
Sayı : 56 Ek : 3 Yıl : 2022












































Dergimiz 2012 aralık sayısıyla karekod sistemi uygulamasına başlamıştır.

Makalelerin üzerinde bulunan Karekodu dilediğiniz akıllı cihazınız ile okutarak makaleyi indirebilir veya meslektaşlarınızlada paylaşa bilirsiniz.

Cihazınıza QR codeReader app indirerek uygulamayı kullanmaya başlayabilirsiniz.

Apple app için tıklayınız
Android app için tıklayınız

TÜRKDERM - Deri Hastalıkları ve Frengi Arşivi - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 56 (3)
Cilt: 56  Sayı: 3 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - IX

ARAŞTIRMALAR
2.
Morfealı hastalarda Lokalize Skleroderma Kutanöz Değerlendirme Aracı ve klinikopatolojik özellikler arasındaki ilişki
Association between Localized Scleroderma Cutaneous Assessment Tool and clinicopathologic characteristics in patients with morphea
Yıldız Gürsel Ürün, Elif Usturalı Keskin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.07347  Sayfalar 93 - 102
Amaç: Lokalize skleroderma olarak da bilinen morfea, dermiste ve bazen subkütan dokuda enflamasyon ve skleroz ile seyreden, nadir görülen, otoimmün bir deri hastalığıdır. Laboratuvar bulguları, görüntüleme yöntemleri ve histopatolojik özellikler tanıyı kolaylaştırmakla birlikte hastalığın şiddeti hakkında yeterince bilgi vermemektedir. Hastalığın klinikopatolojik özellikleri ile şiddeti arasındaki ilişki nadir olarak gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı morfealı hastaların klinik ve histopatolojik özelliklerini ve tedavi yanıtlarını gözden geçirmek ve bu özelliklerle hastalık aktivite ve hasar skorlarını karşılaştırmak ve klinik bulgular dışında hastalık şiddetini değerlendirmek için yeni araçlar geliştirmektir. Ayrıca Lokalize Skleroderma Kutanöz Değerlendirme Aracının klinik pratikte uygulanabilirliği de değerlendirilmiştir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, histopatolojik olarak morfea tanısı doğrulanmış, en az altı ay düzenli takip edilen, tedavi başlangıcında ve bitiminde Modifiye Lokalize Skleroderma Deri Şiddet İndeksi (mLoSSİ), Lokalize Skleroderma Deri Hasar İndeksi (LoSDİ), Doktorun Global Değerlendirmesi Aktivitesi (PGA-A) ve Doktorun Global Değerlendirmesi Hasarı (PGA-H) hesaplanmış olan 41 hastanın mevcut verileri gözden geçirilerek tasarlanmıştır.
Bulgular: Morfea alt tipleri arasındaki karşılaştırmada, yüzeyel tip morfealı hastaların papiller dermisinde ve plak tip morfealı hastaların alt retiküler dermisinde anlamlı olarak daha fazla skleroza sahip oldukları görüldü (p<0,05). Antinükleer antikor (ANA) pozitifliği ve troid otoantikorlarının yükseliği ile tedavi başlangıç mLoSSI, LoSDI, PGA-A ve PGA-H skorları karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Başlangıç mLoSSI ve LoSDI skorları göz önüne alınarak oluşturulan alt gruplar arasında anlamlı bir histopatolojik farklılık gözlenmedi.
Sonuç: Morfealı hastaların takip ve tedavisinde mLoSSI, LoSDI, PGA-A ve PGA-D skorları başarılı bir şekilde kullanılabilmekle birlikte, pozitif ANA, yüksek tiroid otoantikor düzeyleri ve histopatolojik özellikler arasında bir ilişki bulunamadı.
Background and Design: Morphea is also known as localized scleroderma. It is a rare autoimmune skin disease characterized by inflammation and sclerosis in the dermis and sometimes in the subcutaneous tissue. Laboratory findings, imaging, and histopathological features facilitate diagnosis and provide sufficient information about disease severity. Clinicopathologic correlations and severity factors in morphea are poorly described. Thus, this study aimed to review the clinical and histopathological features and treatment responses of patients with morphea and compare these features with disease activity and damage scores to identify new tools for assessing disease severity other than clinical findings. The applicability of the Localized Scleroderma Cutaneous Assessment Tool in clinical practice was also evaluated.
Materials and Methods: This study reviewed data of 41 patients who had a histopathologically confirmed diagnosis of morphea and had been followed up regularly for at least 6 months. The modified Localized Scleroderma Skin Severity Index (mLoSSI), Localized Scleroderma Skin Damage Index (LoSDI), Physician Global Assessment-Activity (PGA-A), and Physician Global Assessment-Damage (PGA-D) were calculated at baseline and final treatment. Results: Among morphea subtypes, superficial morphea had significantly more sclerosis in the papillary dermis and plaque-type morphea had significantly more sclerosis in the reticular dermis (p<0.05). When positive antinuclear antibody (ANA) and high levels of thyroid autoantibodies were compared with mLoSSI, LoSDI, PGA-A, and PGA-D scores at baseline, no significant correlation was found. Comparison of the subgroups according to the initial mLoSSI and LoSDI scores revealed no significant histopathological differences between the groups.
Conclusion: Although the mLoSSI, LoSDI, PGA-A, and PGA-D scores can be successfully used for the follow-up and treatment of patients with morphea, no correlation was found between positive ANA, high levels of thyroid autoantibodies, and histopathological features.

3.
Endonezya Sitanala Lepra Köyü’ndeki Lepra hastalarında aktivite kısıtlılıklarına katkıda bulunan faktörler
Factors contributing to activity limitations in Leprosy patients in Sitanala Leprosy Village, Indonesia
Melani Marissa, Sri Linuwih Menaldi, Anandika Pawitri
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.99835  Sayfalar 103 - 108
Amaç: Çoklu ilaç tedavisini tamamlamış lepralı kişilerde sosyodemografik değişkenler, hastalık süresi, lepra türleri, komorbiditeler ve Dünya Sağlık Örgütü’nün lepra için engellilik derecelendirme sistemi ile günlük aktivite kısıtlamaları arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Endonezya’nın Tangerang kentindeki Sitanala Lepra Köyü’nde Nisan 2018’de kesitsel bir çalışma yapıldı. Sosyodemografik veriler ve lepra temel özellikleri, çoklu ilaç tedavisini tamamlamış lepralı hastalardan elde edildi. Günlük fonksiyonel aktivitelerin gerçekleştirilmesindeki sınırlamaları ölçmek için Aktivite Sınırlamalarının Taranması ve Güvenlik Farkındalığı ölçeği kullanıldı.
Bulgular: Çalışmaya 39’u (%19) göz, 178’i (%86,8) el, 187’si (%91,2) ayak engeli olmak üzere toplam 205 kişi dahil edildi. Toplam 135 (%65,8) kişide hafif-orta derecede fonksiyonel kısıtlılık ve 33 (%16) kişide şiddetli-çok şiddetli fonksiyonel kısıtlılık vardı. Şiddetli-aşırı kısıtlılığı olanlarda işsizlerin oranı anlamlı kısıtlılığı olmayanlara göre daha yüksekti (p=0,01). Göz engeli olan bireylerin, göz engeli olmayanlara göre ciddi-aşırı aktivite kısıtlılığına sahip olma riski daha yüksekti (p=0,008). El ve ayak engelleri ile aktivite kısıtlılığı arasında bir doz-yanıt ilişkisi bulundu; hafif-orta aktivite kısıtlılığı ile el ve ayak engeli ilişkisinin düzeltilmiş olasılık oranı (OR) 3,03 (p=0,012) ve ciddi-aşırı aktivite sınırlaması ile ilişki daha büyüktü (düzeltilmiş OR; 20,38, p=0,006).
Sonuç: Şiddetli sakatlık, fonksiyonel aktivite sınırlamaları ile ilişkilidir. Bu çalışmanın bulguları, sağlık hizmeti sağlayıcılarına lepra ile ilgili engelli hastalar için uygun korunma ve tedavi hizmetleri tasarlamada rehberlik edebilir.
Background and Design: To investigate the association between sociodemographic variables, illness duration, leprosy types, comorbidities, and World Health Organization disability grading system for leprosy with daily activity limitations in people with leprosy who had completed multidrug therapy.
Materials and Methods: A cross-sectional study was conducted in Sitanala Leprosy Village, Tangerang, Indonesia, in April 2018. Sociodemographic data and leprosy baseline characteristics were obtained from patients with leprosy who had completed multidrug therapy. The Screening of Activity Limitation and Safety Awareness scale was used to measure limitations in performing daily functional activities.
Results: A total of 205 people were included in the study, of which 39 (19%) had eye disabilities, 178 (86.8%) had hand disabilities, and 187 (91.2%) had foot disabilities. A total of 135 (65.8%) people had mild-to-moderate functional limitation, and 33 (16%) had severe-to-very severe functional limitation. The proportion of unemployed individuals was higher among those with severe-extreme limitation compared to those without significant limitation (p=0.01). Individuals with eye disability had a higher risk of having severe-extreme activity limitation compared to those without eye disability (p=0.008). A dose-response association of hands and foot disabilities with activity limitation was found; the adjusted odds ratio (OR) of the association of hands and foot disabilities with mild-moderate activity limitation was 3.03 (p=0.012), and the association was greater with severe-extreme activity limitation (adjusted OR; 20.38, p=0.006).
Conclusion: Severe disability is associated with functional activity limitations. The findings of the present study can guide healthcare providers in designing appropriate prevention and intervention services for patients with leprosy-related disabilities.

4.
Sistemik retinoid tedavisi alan hastalarda COVID-19 riskinin değerlendirilmesi
Evaluation of COVID-19 risk in patients on systemic retinoid therapy
Emine Müge Acar, Kemal Özyurt, Rukiye Akyol
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.90132  Sayfalar 109 - 112
Amaç: Sistemik retinoidler dermatolojide akne vulgaris ve psoriazis gibi çeşitli hastalıklarda endike olan yaygın kullanılan tedavilerdir. Sistemik retinoid kullanan hastalarda Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) gelişimi riski ile ilgili çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Çalışmanın amacı sistemik retinoid tedavisi alan hastalarda COVID -19 gelişimi riskini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Sistemik izotretinoin ve asitretin tedavisi almakta olan 186 hasta çalışmaya alındı. Çeşitli dermatolojik hastalıkları (ekzema, vitiligo, tinea vs.) nedeniyle dermatoloji kliniğine başvurmuş topikal medikasyonlarla tedavi edilen ve sistemik retinoid tedavisi almayan 186 hasta kontrol grubu olarak alındı. Hastane verileri incelenerek sistemik retinoid tedavi grubunda ve kontrol grubunda COVID-19 gelişimi retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Retinoid tedavi grubundaki hastaların yaş ortalaması 25,72±0,67, kontrol grubundaki hastaların ise 25,4±0,62 olarak saptandı (p=0,27). Yüz altmış beş hasta isotretinoin, 21 hasta asitretin tedavisi almıştı. İzotretinoin dozu 0,5-0,8 mg/kg arasında, asitretin dozu ise 10-25 mg/kg arasında değişmekteydi. İzotretinoin almakta olan 2 hastada, kontrol grubundaki 8 hastada COVID-19 gelişimi izlendi. Asitretin kullanan hastaların hiçbirinde COVID-19 gelişimi görülmedi. COVID-19 tanısı izotretinoin tedavisinin 2. ve 3. ayında konuldu ve akciğer tutulumu saptanmadı. İki grup arasında COVID-19 gelişen olgu sayısı ve hastalık şiddetleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,105; p=0,258).
Sonuç: İzotretinoin ve asitretin kullanımı COVID-19 gelişimi riski ve hastalık şiddeti açısından risk artışı oluşturmamaktadır. COVID-19 sürecinde sistemik retinoid tedavileri güvenli tedavi modaliteleri olarak gözükmektedir.
Background and Design: Systemic retinoids are commonly used medications in dermatology and indicated in various skin disorders such as acne vulgaris and psoriasis. Data about the risk of Coronavirus disease-2019 (COVID-19) in patients using systemic retinoids are limited. Thus, this study aimed to investigate the risk of COVID-19 in patients undergoing systemic retinoid therapy.
Materials and Methods: A total of 186 patients who have undergone systemic isotretinoin and acitretin therapy were recruited. Patients who presented to the dermatology clinic for various skin diseases, such as eczema, vitiligo, tinea, etc., who were not on systemic retinoid therapy, and who received topical medications comprised the control group. The development of COVID-19 in the retinoid therapy group and the control group was retrospectively reviewed using hospital database.
Results: The mean age of the patients in the retinoid therapy group was 25.72±0.67 and that in the control group was 25.4±0.62. Moreover,165 patients received isotretinoin, and 21 patients received acitretin treatment. The isotretinoin dosage ranged from 0.5 to 0.8 mg/kg wheras the acitretin dosage ranged between 10 and 25 mg/day. Two patients (1.07%) in the retinoid therapy group and 8 (4.3%) patients in the control group were diagnosed with COVID-19. None of the patients receiving acitretin was diagnosed with COVID-19. COVID-19 diagnosis was established in the 2nd and 3rd months of isotretinoin treatment, and lung involvement was not observed. No significant difference regarding the number of COVID-19 cases and disease severity was found between the two groups (p=0.105; p=0.258, respectively).
Conclusion: Isotretinoin and acitretin use was not associated with increased COVID-19 risk or disease severity. Systemic retinoids appear to be a safe treatment modality in the COVID-19 era.

5.
Seboreik dermatitli hastalarda serum vitamin B12, ferritin ve vitamin D düzeyleri: Bir olgu-kontrol çalışması
Serum vitamin B12, ferritin, and vitamin D levels in patients with seborrheic dermatitis: A case-control study
Semih Güder, Hüsna Güder
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.30776  Sayfalar 113 - 117
Amaç: Herhangi bir mikro besin maddesinin seboreik dermatit (SD) ile ilişkili olduğuna dair kanıt yoktur. SD etiyopatogenezinde deride Malassezia türlerinin aşırı çoğalması, epidermal bariyer işlevlerinde bozulma ve enflamasyon suçlanmaktadır. Vitamin B12’nin immün sistem üzerinde etkileri vardır. Ayrıca ferritin molekülü, immünomodülatör etkilere sahiptir. Vitamin D’nin hem immünomodülatör etkileri hem de epidermal bariyer üzerinde etkileri olduğu için, bu parametrelerin düşük serum düzeylerinin SD etiyopatogenezinde suçlanan Malassezia türlerine karşı immün yanıtları etkileyebileceğini düşündük. Bunun için SD’li hastaların serum vitamin B12, ferritin ve vitamin D düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Hastanemiz dermatoloji polikliniğine başvuran ve dermatolojik muayenesinde SD saptanan 18-50 yaş arası hastalar retrospektif olarak incelendi. Altmış üç SD’li hasta ile otuz yedi sağlıklı kontrolün serum vitamin B12, ferritin ve vitamin D değerleri karşılaştırıldı. Kategorik değişkenler ki-kare analizi kullanılarak karşılaştırıldı. Sabit değişkenleri karşılaştırmak için Student’s t-testi, korelasyon analizi için Pearson’s korelasyon testi uygulandı. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında serum B12, ferritin ve D vitamini seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla; p=0,227, p=0,381, p=0,611). Ayrıca hasta ve kontrol grupları arasında eksik, yetersiz ve yeterli olarak kategorize edilen serum vitamin B12, ferritin ve vitamin D düzeyleri açısından da istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla; p=0,31, p=0,53, p=0,80).
Sonuç: Bu değerlere rutin olarak bakmak gerekli değildir, ancak hasta grubunda subklinik vitamin B12 eksikliği tespit edildiği için bu durumun çok hasta içeren ileriye dönük kontrollü çalışmalarla araştırılmasını öneriyoruz.
Background and Design: No evidence suggests that any micronutrients are associated with seborrheic dermatitis (SD). The etiopathogenesis of SD is attributed to excessive proliferation of Malassezia species in the skin, deterioration in epidermal barrier functions, and inflammation. Vitamin B12 affects the immune system. Moreover, the ferritin molecule can act as a proinflammatory cytokine and has immunomodulating effects. Vitamin D has immunomodulatory effects and affects the epidermal barrier. Therefore, we thought that low serum levels of these parameters might affect immune responses against Malassezia species that caused SD. The study aimed to compare the serum vitamin B12, ferritin, and vitamin D levels of patients with SD with healthy controls.
Materials and Methods: Patients aged 18-50 years who applied to the dermatology outpatient clinic and were found to have SD during dermatological examination were retrospectively reviewed. Serum vitamin B12, ferritin, and vitamin D levels of 63 patients with SD and 37 healthy controls were compared. Categorical variables were compared using chi-square analysis. Student’s t-test was used to compare constant variables, and Pearson’s correlation test was applied for the correlation analysis. P<0.05 was considered significant.
Results: No significant difference was found in the serum vitamin B12, ferritin, and vitamin D levels between the patient and control groups (p=0.227, p=0.381, p=0.611, respectively). In addition, no significant difference was found between the patient and control groups in terms of serum vitamin B12, ferritin, and vitamin D levels, which were categorized as deficient, insufficient, and adequate (p=0.31, p=0.53, and p=0.80, respectively).
Conclusion: Routine measurements of these values are not necessary, but since detected subclinical vitamin B12 deficiency was detected in the patient group, this should be investigated in prospective controlled studies with a large number of patients.

6.
Pediatrik psoriazis hastalarında komorbiditeler: Tek merkezli retrospektif çalışma
Comorbidities in pediatric psoriasis patients: A retrospective single-center study
Gülistan Maçin, Hayriye Sarıcaoğlu, Serkan Yazici, Emel Bülbül Başkan, Kenan Aydoğan
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.53896  Sayfalar 118 - 131
Amaç: Pediatrik psoriazis bazı komorbiditerle ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda pediatrik psoriazis hastalarında komorbiditelerin varlığının psoriazis kliniği ve şiddeti, tedavi seçimi ve tedaviye yanıt üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2013-Aralık 2017 tarihleri arasında 18 yaş ve altı toplam 366 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, aile öyküsü, lokalizasyonu, klinik tipi, klinik şiddeti, tedaviler, tedavi süreleri/yanıtları retrospektif olarak incelendi. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi.
Bulgular: Üç yüz altmış altı hastanın %62,6’sı kız, %37,4’ü erkek idi. Hastaların %39,3’ünde en az bir komorbidite saptandı. Komorbiditeler arasında en sık alerjik rinit (%8,1), ikinci sıklıkta obezite (%7,1) görülmekte idi. Komorbidite olanlarda hastalık süresi, istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha uzun bulundu (p=0,043). Saçlı deri, yüz, tırnak ve palmoplantar tutulum komorbidite olan grupta olmayanlara göre daha yüksek oranda idi (p>0,05). Şiddetli ve orta şiddetli psoriazis hastalarında, daha yüksek oranda komorbidite görülmekte idi (p=0,165). Epilepsi, astım, alerjik rinit, valvüler bozukluk olanlarda klinik hafif şiddette görülmekte idi. Biyolojik ajan kullanımı komorbiditesi olan grupta istatistiksel olarak daha yüksek görüldü (p=0,045). Komorbidite olan grupta olmayan gruba göre tam remisyon ve kısmi remisyon oranlarının daha az, relaps oranlarının daha fazla olduğu saptandı ama istatistiksel olarak anlamlı değildi.
Sonuç: Bu çalışmada komorbidite ile hastalık süresi arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p=0,043). Komorbiditeler, orta ile şiddetli psoriazis hastalığı eşlik eden olgulardaydı. Sonuçlarımız, pediatrik psoriazis yönetiminde komorbiditelerin araştırılması ve tanınmasının esas olduğu önceki literatürle uyumludur.
Background and Design: This study aimed to investigate the effects of the comorbidities on disease severity and outcomes in pediatric psoriasis patients. Materials and Methods: A total of 366 patients enrolled to the study were ≤18 years old and were followed up between January 2013 and December 2017. Age, gender, family history, localization, clinical type, severity, treatments, duration of treatment/response, and comorbidities were retrieved retrospectively. Physician Global Assessment was used for psoriasis severity. All parameters were compared statistically in between groups that patients with or without comorbidities. Statistical significance was accepted p<0.05.
Results: Of the 366 patients 62.6% were women, and 37.4% were men. At least one comorbidity was detected in 39.3% of the patients. The most common observed comorbidity was allergic rhinitis (8.1%), and obesity (7.1%) was the second most common. The duration of treatment was higher in patients with comorbidity than in patients without comorbidities, and the duration of the disease was statistically significant (p=0.043). Scalp, face, nail, and palmoplantar involvement was more common in patients with comorbidity than in patients without comorbidity (p>0.05). Those with comorbidity were generally higher in patients with moderate to severe psoriasis (p=0.165). In patients with epilepsy, asthma, allergic rhinitis, and valvular disorders, the clinical manifestation was mild. Biological agent use is statistically higher in comorbidity group (p=0.045). It was found that the rates of complete and partial remission rates were lower, and relapse was higher in the comorbidity group, but this was not statistically significant.
Conclusion: In this study, a significant relationship was found between comorbidity and disease duration (p=0.043). Comorbidities in cases of moderate to severe psoriasis and accompanying cases. Our results are compatible with previous literature, which indicates that the key to managing pediatric psoriasis is investigation and recognition of comorbidities.

OLGU SUNUMLARI
7.
Favipiravir ile tedavi edilmiş şiddetli akut solunum yolu sendromu-koronavirüs-2 enfeksiyonunda ekrin kromhidroz
Eccrine chromhidrosis in severe acute respiratory syndromecoronavirus- 2 virus infection treated with favipiravir
Müge Göre Karaali, Gizem Issın, Soner Karaali, Şevki Özdemir
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.11455  Sayfalar 132 - 134
Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19), deri bulguları olabilen şiddetli akut solunum yolu sendromu-koronavirüs-2’nin neden olduğu bir hastalıktır. Ekrin kromhidroz, ekrin ter bezleri yoluyla renkli ter atılımı ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Favipiravir ile tedavi edilmiş COVID-19 enfeksiyonu olan iki ekrin kromhidroz olgusunu sunuyoruz.
Coronavirus disease-2019 (COVID-19) caused by the severe acute respiratory syndrome-coronavirus-2, which became a pandemic, may have cutaneous findings. Eccrine chromhidrosis is a rare disorder characterized by the excretion of colored sweat via the eccrine sweat glands. We present eccrine chromhidrosis in two COVID-19 cases treated with favipiravir.

8.
İnsan immünoglobulin G4 monoklonal antikor-nivolumab tedavisi alan metastatik melanomlu hastada vitiligo
Vitiligo in a patient with metastatic melanoma receiving human immunoglobulin G4 monoclonal antibodynivolumab treatment
Şule Gökşin, Serkan Değirmencioğlu
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.47527  Sayfalar 135 - 137
Nivolumab, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini hedefleme ve öldürme yeteneğini geliştirmek için tasarlanmış bir immünoterapi ilacıdır ve programlanmış hücre ölümü-1’i bloke eden bir insan immünoglobulin G4 monoklonal antikorudur. T-hücrelerinin kanser hücrelerine saldırmasını önleyen bir sinyali bloke eden bir kontrol noktası inhibitörü olarak çalışır. Melanom tedavisinde kullanılan nispeten yeni bir ilaçtır. Akral lentiginöz melanom nedeniyle opere edilen 67 yaşında erkek hasta, nivolumab tedavisi alırken yüzünde, başında ve iki elinin arkasında beyaz lekeler ile polikliniğimize başvurdu. Melanom tedavisi sırasında yeni başlayan vitiligo, daha olumlu klinik sonuçlarla ilişkilidir. Bu tip hastalarda artmış sağkalım gösterilmiştir. Bu nedenle hastamızda yeni başlayan vitiligo, nivolumab tedavisinde kalmamıza neden oldu. Hasta nivolumab tedavisi aldığından beri 4 yıldır herhangi bir klinik progresyon göstermeden yaşıyor. Bu nedenle bu olguyu bildirmek istiyoruz.
Nivolumab is an immunotherapy drug developed to increase the ability of the immune system to target and kill cancer cells and is a human immunoglobulin G4 monoclonal antibody blocking programmed cell death-1. Nivolumab is a checkpoint inhibitor that stops a signal that hinders stimulation of the tumor cell-attacking T-cells. It is a relatively new drug used in melanoma treatment. A 67-year-old male patient was operated on for acral lentiginous melanoma and admitted to our outpatient clinic with white spots on his face, head, and back of both hands while receiving nivolumab treatment. New-onset vitiligo during melanoma treatment is associated with more favorable clinical outcomes. Improved survival was demonstrated in this type of patient. Therefore, nivolumab treatment was continued because of new-onset vitiligo in our patient. This patient was living for 4 years without any clinical progression since receiving nivolumab treatment. Hence, this case is reported.

9.
Gluteal bölgede trikofolliküloma: Özgün bir olgu sunumu
Trichofolliculoma on gluteal area: A unique case report
Sinan Can Taşan, Canten Tataroğlu, Ekin Şavk, Fatma Nalbant
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.12499  Sayfalar 138 - 140
Trikofolliküloma, merkezi dilate bir kıl folikülünden oluşan ve çevredeki dermise yayılan; nadir görülen benign bir kistik nodüldür. Merkezi gözenekli, kubbe şeklinde, soliter, 0,5-1,0 cm aralığında çapa sahip bir papül veya nodül olarak ortaya çıkar. Trikofollikülomanın klinik ayırıcı tanısı bazal hücreli karsinom, milia, keratoakantom, trikoepitelyoma ve siringomayı içerir. Histolopatolojik ayırıcı tanı trikoepitelyoma, Winer’ın genişlemiş dilate poru, pilar kılıf akantomu ve bazal hücreli karsinomu içerir. Trikofollikülomalar genellikle yüzde, daha az sıklıkla boyun ve saçlı deride görülür. Bazı beklenmedik bölgelerde de görülmekle birlikte, gluteal bölge trikofolliküloma için eşi görülmemiş bir bölgedir. Burada çok nadir görülen ve İngilizce literatürde bildirilmemiş olan gluteal bölgedeki trikofolikülomayı sunuyoruz.
Trichofolliculoma is a rare benign cystic nodule, consisting of a central dilated hair follicle that radiates into the surrounding dermis. Trichofolliculoma presents as a dome-shaped, solitary, 0.5-1.0 cm diameter of papule or nodule with a central pore. The clinical differential diagnosis of trichofolliculoma includes basal cell carcinoma, milia, keratoacanthoma, trichoepithelioma, and syringoma. Histopathological differential diagnosis includes trichoepithelioma, dilated pore of Winer, pilar sheath acanthoma, and basal cell carcinoma. Trichofollicumas usually occur on the face and less frequently on the neck and scalp. The gluteal area is an unprecedented site for trichofolliculoma although some unusual locations were observed. Herein, we report a very rare trichofolliculoma of the gluteal area which was not reported in English literature.

10.
El ve kolda kutis marmorata telenjiektatika konjenita: Nadir bir olgunun başlangıç ve takip gözlemleri
Cutis marmorata telangiectatica congenita on hand and forearm: Initial and follow-up observations of a rare case
Cemre Büşra Türk, Dilara İlhan, Ozan Erdem, Mehmet Salih Gürel, Ayşe Esra Koku Aksu
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.98957  Sayfalar 141 - 144
Kutis marmorata telenjiektatika konjenita (KMTK) nadir, benign bir kutanöz vasküler anomalidir. Genellikle alt ekstremitelerde yerleşir ve zamanla kendiliğinden geriler. Bazen eşlik eden anomaliler olabilir. Bu olgu raporunda el dorsumunda ve ön kolda KMTK olan iki aylık bir kız çocuğunun dört yıllık takibini sunuyoruz. Ayrıca, KMTK’nin klinik özelliklerini gözden geçiriyor, ayırıcı tanı yaklaşımını değerlendiriyor ve literatür eşliğinde uzun süreli izlemin gerekliliğini vurguluyoruz.
Cutis marmorata telangiectatica congenita (CMTC) is a rare, benign, cutaneous vascular anomaly usually located on lower limbs. It regresses spontaneously in time and sometimes may be seen with accompanying abnormalities. We present a 2-months-old girl with CMTC on hand and arm and no improvement in her 4-years follow-up period. Furthermore, we review CMTC’s clinical features, evaluate the differential diagnosis approach, and emphasize the necessity of long-term follow-up accompanied by literature.

TANINIZ NEDIR?
11.
Tanınız nedir?
What is your diagnosis?
Gülistan Maçin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2022.01460  Sayfalar 145 - 146
Akut genital ülserler kadınlar için ağrılı ve rahatsız edicidir. Lipschutz Ülser, tipik olarak cinsel olarak aktif olmayan genç kadınlarda görülen nadir bir hastalıktır.Ana ayırıcı tanı, genital veya orogenital ülserasyonlara neden olan cinsel yolla bulaşan veya bulaşıcı olmayan hastalıklardır.
Bu makale, akut genital ülser tanısını gözden geçirmeyi ve nadir görülen bir akut genital ülserasyon olgusu üzerinden tanı prosedürlerini tartışmayı amaçlamaktadır.
Acute genital ulcers are painful and distressing to women. Lipschutz Ulcer is an uncommon disease that typically occurs in sexually inactive young women. The main differential diagnosis are sexually-transmitted or non-infectious diseases which cause genital or oro-genital ulcerations. This article aims to review the diagnosis of acute genital ulcers and, through a rare case of acute genital ulcerations, to discuss diagnostic procedures.

LookUs & Online Makale