Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 49 (3)
Volume: 49  Issue: 3 - 2015
Hide Abstracts | << Back
EDITORIAL
1.Editorial
Emine Derviş
Page 179
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.Omalizumab and treatment-resistant chronic spontaneous urticaria
Aynur Akyol, Ayşe Öktem, Bengü Nisa Akay, Nihal Kundakçı, Ayşe Boyvat
doi: 10.4274/turkderm.22587  Pages 180 - 183
Amaç: Orta ve şiddetli astım hastalarının tedavisi için geliştirilmiş olan humanize monoklonal antikor yapıdaki omalizumabın tedaviye dirençli ürtikerde başarılı kullanımına dair bildirimler artmaktadır.
Gereç ve Yöntem: Mayıs 2010-Ocak 2014 yılları arasında omalizumab tedavisi alan tedavilere dirençli 13 kronik spontan ürtikerli olgunun tedavi yanıtları, tedaviye bağlı yan etkiler ve tedavi sonrası hastalıksız geçen süre retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular: Omalizumab tedavisi verilen 13 kronik spontan ürtiker hastasının 10'unda ürtikeryal lezyon çıkışı belirgin olarak baskılanmış olup yan etki izlenmemiştir.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları tedaviye dirençli kronik ürtikerde omalizumabın etkili ve güvenli bir tedavi olduğu yönündeki literatür bilgilerini destekler niteliktedir.
Background and Design: Humanized monoclonal antibody omalizumab was developed for the treatment of moderate-to-severe asthma. However, recently, reports on the successful use of omalizumab in the treatment of resistant chronic urticaria are increasing in the literature.
Materials and Methods: We retrospectively evaluated treatment response, adverse effects and duration of remission in 13 chronic spontaneous urticaria patients treated with omalizumab between May 2010 and January 2014.
Results: In ten of the thirteen patients treated with omalizumab, urticarial lesions were suppressed and no side effects were observed.
Conclusion: Our observations support the findings in the literature indicating that omalizumab is an effective and safe option in the management of treatment-resistant chronic urticaria.

3.Positivity of autologous serum skin test in patients with alopecia areata and vitiligo and in healthy individuals
Münevver Güven, Aysel Gürler, Fatma Gülru Erdoğan, Özge Gündüz
doi: 10.4274/turkderm.79989  Pages 184 - 190
Amaç: Otolog serum deri testi (OSDT), kronik otoimmün ürtiker tanısında kullanılan in vitro bazofil histamin salınım aktivitesini en iyi gösteren in vivo test yöntemi olup yapılması kolay ve ucuz bir testtir. OSDT pozitif kronik ürtikerlilerde başta otoimmün tiroid hastalığı olmak üzere diğer otoimmün hastalıkların ve otoimmün belirteçlerin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Alopesi areata ve vitiligo patogenezinde otoimmünitenin suçlandığı hastalıklardır. Çalışmamızda bu otoimmün hastalıklarda ve sağlıklı bireylerde OSDT’yi değerlendirmek ve OSDT’nin pozitifliğine başta tiroid otoantikorları olmak üzere diğer faktörlerin etkisini araştırmayı planladık.
Gereç ve Yöntem: Elli bir alopesi areata, 53 vitiligo hastası ve 51 sağlıklı gönüllüye OSDT uygulandı ve tiroid fonksiyon testleri ve tiroid otoantikorları (anti-Tg, anti-TPO) değerlendirildi.
Bulgular: OSDT pozitifliği alopesi areatalı grupta %64,7, vitiligoda %64,2, kontrol grubunda %45,1 oranlarında tespit edildi. OSDT pozitifliği açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışmaya alınan gruplar içinde ve toplamda OSDT pozitifliği açısından yaş, anti-Tg, anti-TPO veya tiroid otoantikorlarından biri ya da her ikisinin mevcudiyeti arasında bir ilişki tespit edilmedi. OSDT pozitifliği ile cinsiyet arasındaki ilişkiye bakıldığında tüm gruplarda kadınlarda OSDT pozitiflik sıklığının erkeklere göre daha fazla olduğu ancak sadece alopesi areata grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu tespit edildi. Çalışmaya alınan bütün kadınlarda erkeklere göre OSDT pozitiflikleri anlamlı olarak daha yüksek bulundu.
Sonuç: Alopesi areata, vitiligo ve sağlıklı kontrollerdeki yüksek pozitif OSDT oranlarının varlığı OSDT'nin sadece kronik ürtikerli hastalarda pozitiflik göstermediğinin bir belirtecidir. Lojistik regresyon analiziyle alopesi areata ve kadın olmanın OSDT pozitifliğine sahip olma riskini anlamlı olarak yükselttiği gösterildiğinden OSDT pozitifliğinin alopesi areatalılarda otoimmün etiyolojiyi ve kadınlarda otoimmün hastalıklara yatkınlığı gösteriyor olabileceği düşünülebilir.
Background and Design: Autologous serum skin test (ASST), the best in-vivo test displaying in vitro basophil histamin releasing activity, is used in the diagnosis of chronic autoimmune urticaria. Besides, it is cheap and is easy to perform. It has been found that in ASST-positive chronic urticaria patients, autoimmune thyroid disease especially and other autoimmune diseases were more common and the level of autoimmune markers were higher compared to others. Autoimmunity is accused in the pathogenesis of alopecia areata and vitiligo. In this study, we assessed ASST results in healthy controls and those with autoimmune diseases, and aimed to explore the effects of thyroid autoantibodies and other factors in ASST positivity.
Materials and Methods: ASST was administered to 51 patients with alopecia areata, 53 patients with vitiligo and 51 healthy controls, and thyroid function tests and thyroid autoantibodies (anti-Tg, anti-TPO) were assessed.
Results: ASST was positive in 64.7% of patients with in alopecia areata, 64.2% of those with vitiligo and in 45.1% of controls. There was no statistically significant difference between the groups in terms of ASST positivity. We observed that ASST positivity had no relationship with age, anti-Tg, anti-TPO and the presence of one or both autoantibody positivity. It was seen that the frequency of ASST positivity was higher in females than in men in all groups, but it was statistically significant in alopecia areata group only. Among the all study groups, the frequency of ASST positivity was statistically significantly higher in females than in men.
Conclusion: The high rates of ASST positivity in individuals with alopecia areata and vitiligo as well as in healthy control, indicate that ASST positivity does not solely exist in chronic urticaria patients. With logical regression analysis, it was shown that, having alopecia areata and being female significantly increase the risk of having ASST positivity. Therefore, we assume that ASST positivity might indicate the autoimmune etiology for alopecia areata and susceptibility to autoimmune diseases in female gender.

4.Serum visfatin levels in Behçet's disease
Nazan Emiroğlu, Fatma Pelin Cengiz
doi: 10.4274/turkderm.43650  Pages 191 - 195
Amaç: Behçet hastalığının (BH) etyopatogenezinde genetik yatkınlığın, enfeksiyon ajanlarının, çeşitli antikorların ve oksidatif stresin olası nedenler arasında olduğu ileri sürülmektedir. Son zamanlarda yağ dokusundan sentezlenen visfatin adında yeni bir protein tanımlanmıştır. Visfatinin insülin direnci, obezite, ateroskleroz, enflamasyon, immünite gibi birçok durumla ilişkisi bulunmuştur. Bu çalışmada, serum visfatin düzeyi ile BH'nin aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını, hastalığın enflamatuar sürecinde visfatinin rolü olup olmadığını saptamayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamız dermatoloji polikliniğine başvuran Uluslararası BH Çalışma Grubu kriterlerine göre BH tanısı konan 100 hasta (43 E, 57 K) ve 60 (31 E, 29 K) sağlıklı birey içermektedir. Hasta grubu 50 inaktif, 50 aktif Behçet hastasından oluşmaktadır. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 programı ile yapılmıştır.
Bulgular: Visfatin düzeyleri açısından gruplar kıyaslandığında; kontrol grubuna oranla inaktif ve aktif hasta grubunda serum visfatin düzeyi istatistiksel olarak yüksek saptandı (p<0,001), (p<0,001). Aktif hasta grubunun serum visfatin düzeyleri inaktif hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,001).
Sonuç: Behçet hastalarında serum visfatin düzeyleri, aktif ve inaktif hasta grubunda kontrol grubuna oranla yüksek çıkmıştır. Visfatin proenflamatuvar bir sitokindir ve kronik enflamasyonun oluşumunda rol alan enflamatuvar sitokinlerin sellüler ekspresyonunu indükler. Behçet hastalığının aktif ve kronik fazında bu yolla patogenezinde rol oynayabilir.
Background and Design: The genetic predisposition, infectious agents, various antibodies and oxidative stress has been suggested to be among the possible causes of the etiopathogenesis of Behçet’s disease (BD). Recently, a new protein called visfatin, synthesized by adipose tissue has been identified. Visfatin has been found to be associated with many cases like insulin resistance, obesity, atherosclerosis, inflammation, immunity. In this study, we aimed to evaluate the relationship between serum visfatin levels and the activity of Behçet's disease, and determine the role of visfatin in the inflammatory process of BD.
Materials and Methods: One hundred patients (43 M, 57 F) who were diagnosed as Behçet’s disease according to BD International Working Group criteria and 60 (31 M, 29 F) healthy individuals joined the study. Patient group was composed of 50 active and 50 inactive Behçet's patients. Statistical analyzes were performed with SPSS 15.0 program.
Results: Visfatin levels were significantly higher in both group of patients compared to the control group (p<0.001) (p<0.001). Serum visfatin levels in patients with active disease were found statistically significantly higher than inactive patients (p<0.001).
Conclusions: Serum visfatin levels in both active and inactive patient groups were higher than the control group. Visfatin is a proinflammatory cytokine and has a role in chronic inflammatory reaction by inducing cellular expression of inflammatory cytokines. Visfatin may play a role via this method in the pathogenesis of active and chronic phase of Behcet's disease.

5.Assessment of nasal carriage of staphylococcus aureus in patients with acne vulgaris
Betül Demir, Affan Denk, İlker Erden, Demet Çiçek, Haydar Uçak
doi: 10.4274/turkderm.47550  Pages 196 - 199
Amaç: Orta veya topikal tedaviye dirençli aknenin enflamatuvar formlarında tetracycline ve doxycycline gibi sistemik antibiyotik tedavileri kullanılmaktadır. Oral isotretinoin tedavisi aknenin şiddetli papülo-püstüler ve nodüler formlarında en etkili tedavi seçeneğidir. İsotretinoin kullanan hastaların %90’ında dozla ilişkili nazal Staphylococcus aureus (S. aureus) taşıyıcılığı bildirilmiştir. Diğer taraftan akne tedavisinde oral ve/veya topikal uzun süreli antibiyotik kullanımı antibiyotik duyarlılığının değişmesine ve metisiline dirençli S. aureus (MRSA) patojenlerin ortaya çıkışına neden olmaktadır. Biz bu retrospektif çalışmada akne tedavisi için ilaç kullanmakta iken akneiform lezyonlarında artış gözlenen ve bu nedenle nazal sürüntüleri alınmış olan hastalardaki S. aureus kolonizasyon oranlarını ve hastaların almakta oldukları tedavi seçenekleri ile ilişkisini inceledik.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya akne şikayeti ile dermatoloji polikliniğine başvuran ve akne tedavisi alırken, sivilcelerinde artış olduğu için nazal mukozasından sürüntü örneği alınmış olan toplam 86 orta şiddetli akneli hasta alındı. Hastalar kullandıkları tedavilere göre topikal tedavi alanlar, oral doxycycline ve oral isotretinoin alanlar olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Ayrıca kültür sonuçları; üreme olmayan, metisiline duyarlı S. aureus (MSSA) ve MRSA üreyen olmak üzere 3 grupta incelendi.
Bulgular: Hastaların 34’ünde (%39,5) kültürde üreme (S. aureus) tespit edildi. Otuz dört pozitif kültür sonucunun 32’si (%94,1) MSSA, 2’si (%5,9) ise MRSA idi. Oral isotretinoin alan 50 hastanın 29’unda (%58) kültürde üreme tespit edildi. Oral isotretinoin alan hastalarda diğer tedavileri alan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kültür pozitifliği tespit edildi (p<0,001).
Sonuç: Akne tedavisi için sistemik isotretinoin kullanan hastalarda ilaç dozu ve kullanım süresinden bağımsız olarak S. aureus kolonizasyonunun arttığını, sistemik doxycycline kullananlarda belirgin bir değişiklik olmadığını, topikal antibiyotik tedavi kullananlarda ise azaldığını gözlemledik.
Background and Design: Systemic antibiotics, such as tetracycline and doxycycline are used in the treatment of inflammatory forms of moderate acne, or acne that is resistant to topical treatment. Oral isotretinoin treatment is the most effective treatment option in severe papulopustular and nodular forms of acne. Dose-related nasal carrier state of Staphylococcus aureus (S. aureus), has been reported in 90% of patients using isotretinoin. Long-term oral and/or topical antibiotic use in the treatment of acne causes changes in antibiotic susceptibility and emergence of methicillin-resistant S. aureus (MRSA) pathogens. The present retrospective study examined the colonization rates of S. aureus in patients who had an increase in acneiform lesions while taking medications for the treatment of acne and whose nasal swap samples were obtained and also investigated their relationship with treatment options.
Materials and Methods: A total of 86 patients with moderate acne who attended our dermatology outpatient clinic with the complaints of acne and in whom nasal swap samples were obtained due to increased pustules during acne therapy. The patients were divided into three groups according to the treatment methods as patients receiving topical treatment, patients treated with oral doxycycline, and patients treated with oral isotretinoin. The results of the cultures were evaluated in three groups: no growth, methicillin-sensitive S. aureus (MSSA), and MRSAisolated.
Results: 39.5% culture positivity (S. aureus) were determined in 34 patients. Thirty two (94.1%) culture positivity were MSSA, and 2 (5.9%) culture positivity were MRSA. Twenty nine (58%) culture positivity were found in the patients using the oral isotretinoin. There was statistically significant culture positivity in the patients using oral isotretinoin compared to patients receiving other treatments (p<0.001).
Conclusion: We observed that S. aureus colonization increased in patients using systemic isotretinoin independent from the drug dose and duration of drug use. There was no significant change in patients using systemic doxycycline and the colonization decreased in patients using topical antibiotic treatment.

6.Investigation of the relationship between dermoscopic features and histopathological prognostic indicators in patients with cutaneous melanoma
Özlem Özbağçıvan, Banu Lebe, Sevgi Akarsu, Emel Fetil
doi: 10.4274/turkderm.93764  Pages 200 - 207
Amaç: Günümüzde dermoskopi melanom tanısında önemli bir yere sahiptir. Literatürde melanomun dermoskopik bulguları daha çok Breslow kalınlığı ve invazyon durumu ile ilişkilendirilmiş olup diğer histopatolojik prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmamıştır. Bu çalışmadaki amacımız klinik, dermoskopik ve histopatolojik olarak melanom tanısı almış olan olgularda Breslow kalınlığı, invazyon durumu, mitoz oranı, lenfovasküler invazyon, ülserasyon ve regresyon durumları ile dermoskopik bulgular arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda 2000-2014 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran toplam 47 melanom olgusunun dermoskopik ve histopatolojik bulguları değerlendirilmiştir. Daha önceki araştırmalarda melanomlarda gözlendiği bildirilmiş olan dermoskopik bulguların varlığı ile Breslow kalınlığı, invazyon düzeyi, mitoz oranları, lenfovasküler invazyon (LVİ), ülserasyon ve regresyon durumları arasındaki ilişki araştırılmıştır.
Bulgular: Araştırmamızda düzensiz nokta yapısı/globüller, atipik pigment ağı, multifokal hipopigmentasyon, ışınsal uzantılar ve güve yeniği kenar yapısı gibi dermoskopik bulguların iyi prognostik belirteçler ile birliktelik gösterdiği; komedon benzeri açıklıklar, düzenli leke, ekzofitik papiller yapılar, noktasal, glomerüler, lineer düzensiz damarlar ile pembe/kırmızı ve mavi/gri renklerin ise kötü prognostik belirteçler ile birliktelik gösterdiği belirlenmiştir. Ayrıca araştırmamızdaki melanomlarda, daha çok benign lezyonlarda gözlenen multipl milyum benzeri kistler, komedon benzeri açıklıklar, güve yeniği kenarlar, düzenli leke, ekzofitik papiller yapılar ve parmak izi benzeri alanlar gibi dermoskopik bulgular da gözlenmiştir.
Sonuç: Araştırmamızda birçok dermoskopik bulgunun histopatolojik prognostik belirteçler ile istatistiksel olarak anlamlı birliktelik gösterdiği belirlenmiştir. Retrospektif özellikte olan bu çalışmada olgu sayısı sınırlı olmakla birlikte, literatürde benzer bir çalışmanın olmaması nedeniyle sonuçlarımızın ileride yapılacak araştırmalar için bir basamak oluşturabileceğini düşünmekteyiz.
Background and Design: Dermoscopy has an important role in the diagnosis of melanoma nowadays. Dermoscopic findings of melanoma had been associated with Breslow thickness and invasion status in previous studies but the relationship between dermatoscopic findings and other histopathological prognostic indicators has not been investigated until today. In this study, our aim is to investigate the relationship between dermatoscopic findings and histopathologic prognostic indicators such as Breslow thickness, invasion status, mitotic rate, lymphovascular invasion (LVI), ulceration and regression in patients who had been diagnosed with melanoma due to their clinical, dermatoscopic and histopatological findings.
Materials and Methods: Dermoscopic and histopathological findings of 47 cases of melanoma who applied to our clinic between the years 2000 and 2014 were evaluated. The relationship between the dermoscopic findings which had been reported to be observed in melanomas in previous research and the histopathologic prognostic indicators such as Breslow thickness, invasion status, mitotic rate, lymphovascular invasion, ulceration and regression were investigated.
Results: Irregular dots/globules, atypical pigment network, multifocal hypopigmentation, radial streaks and moth-eaten borders have been associated with good prognostic indicators whereas comedo like openings, regular blotch, exophytic papillary structures, dotted, glomerular, lineer irregular vessels, pink/red and blue/gray colors were associated with poor prognostic indicators. Additionally some dermatoscopic findings which are more observed in benign lesions such as multiple milia-like cysts, comedo like openings, moth-eaten borders, regular blotch, exophytic papillary structures and finger print areas have been observed in melanomas in our study.
Conclusion: Many dermoscopic findings have demonstrated statistically significant association with the histopathological prognostic indicators. Although the limited number of patients in this study with retrospective feature of our data, we think that our study may be the basis for future research due to the lack of similar studies in the literature.

7.Evaluation of sleep quality in patients with psoriasis
Fatma Biçici, Sibel Berksoy Hayta, Melih Akyol, Sedat Özçelik, Ziynet Çınar
doi: 10.4274/turkderm.70707  Pages 208 - 212
Amaç: Psoriasis uyku bozuklukları ve mesleki performans gibi pek çok günlük aktivitenin bozulmasına neden olur. Uyku kalitesi kişinin yaşam kalitesini belirleyen başlıca faktörlerden biridir. Psoriasiste uyku kalitesiyle ilgili çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada psoriasisli hastalarda uyku kalitesini değerlendirmeyi ve uyku kalitesini etkileyen faktörleri incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya psoriasisli 73 hasta ve 73 sağlıklı birey alındı. Hastaların ve kontrol grubunun sosyo-demografik verileri kaydedildi. Hastalara ve kontrol grubuna Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Kısa form-36, Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D), Hamilton Ankisiyete (HAM-A) Ölçeği uygulandı ve skorlar kaydedildi. Beden-Kitle İndeksi (BKİ) her iki grupta hesaplandı. Hasta grubunda Psoriasis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ), Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) ve pruritus değerleri hesaplandı.
Bulgular: Hasta grubunda PUKİ genel toplam puanı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hasta grubunda uyku kalitesi daha kötü idi. Hastalık şiddeti ve sosyo-demografik özelliklerin uyku kalitesinde etkili olmadıkları saptandı. Hasta grubunda uyku kalitesi kötü olanlarda yaşam kalitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde bozulmuştu. Psoriasisli hastalarda uyku kalitesi kötü olanlarda depresyon ve anksiyete oranları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. Hasta grubunda pruritus şiddeti fazla olanlarda uyku kalitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha kötü idi.
Sonuç: Psoriasis ve psoriatik semptomlardan pruritus uyku kalitesini bozar. Psoriasisli hastalarda uyku kalitesinin değerlendirilmesi ve buna yönelik müdahaleler psoriasisli hastalarda yaşam kalitesini artırılmasına yardımcı olabilir.
Background and Design: Psoriasis causes impairments in many daily activities, such as sleeping and occupational performance. One of the most important factors determining the quality of life of a person is sleeping. Studies about sleep quality in psoriasis are quite limited. In this study, we aimed to assess the quality of sleep and to examine the factors affecting the quality of sleep in patients with psoriasis.
Materials and Methods: Seventy-three patients with psoriasis and 73 healthy subjects were included in the study. A sociodemographic data form was completed by all the participants and the Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), 36-item Short-form Health Survey (SF-36), Hamilton Depression Rating Scale (HAM-D) and the Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A) were administered to the patients and controls. Body Mass Index (BMI) was calculated in patient and control groups. The Psoriasis Area Severity Index (PASI) and Dermatology Life Quality Index (DLQI) were administered and pruritus was assessed in patient group.
Results: PSQI global scores in patient group were found to be higher than in control group. Quality of sleep was worse in patient group. Severity of disease and sociodemographic features were found to be factors not affecting the quality of sleep. In patient group, the patients with higher sleep disturbances had higher rates of depression and anxiety scores. In patient group, the patients with severe pruritus had worse sleep quality.
Conclusion: Psoriasis and psoriatic symptoms including pruritus impair sleep quality. Assessment of sleep quality and new strategies to improve sleep quality in patients with psoriasis may help improve quality of life.

8.Risk factors for scar formation after surgical incision
Kıymet Handan Kelekçi, Şemsettin Karaca, Emine Demirel, Raziye Desticioğlu, Ayşe Merve Biçer, Onur Er, Serpil Aydoğmuş
doi: 10.4274/turkderm.39225  Pages 213 - 217
Amaç: Skar gelişimini etkileyen risk faktörleri ve skar önleme stratejisi halen dermatologlar ve cerrahlar için tartışılan konular arasındadır. Bu çalışmanın amacı abdominal doğum sonrası gelişen insizyonel skar tipini belirleyebilecek bağımsız risk faktörlerinin analizi idi.
Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel olgu kontrol çalışmasına üniversitemiz dermatoloji ve kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran, en az bir yıl önce suprapubik transvers kesi ile sezeryan operasyonu geçiren ve yaşları 20-40 arası değişen toplam 492 kadın çalışmaya dahil edildi. Detaylı anamnez ve muayeneleri sonrasında hastaların medikal kayıtlarından demografik verileri, kullanılan sütür materyali tipi, sütür alınma zamanı, sitria olup olmaması, ailede skar hikayesi, kesi yerinde enfeksiyon ve/veya hematom hikayesi, gebelikte alınan toplam kilo artışı kaydedildi. Skarlar tiplerine göre atrofik (grup 1) ve hipertrofik (grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Elde edilen veriler skar tiplerine göre karşılaştırıldı. P değerleri 0,05’den küçükler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 492 hastanın demografik verileri her iki grup içinde benzerdi. Araştırmamızda 492 hastanın 408 tanesinde atrofik ve 84 tanesinde hipertrofik skar izlendi. Yara yeri enfeksiyonu veya hematomu varlığı Odds Oranı OR: 5,64, %95 güvenlik aralığı CI: 3,12-10,22, stria varlığı (OR: 1,80, %95 CI: 1,12-2,91), absorbe olmayan süturun 8 günden önce alınması (OR: 0,19, %95 CI: 0,09- 0,43), kapanma zamanının 11 günden önce olması (OR: 0,35, %95 CI: 0,20-0,60) ve aile öyküsü bulunması (OR: 4,25, %95 CI: 2,60-6,94) hipertrofik skar oluşumu ile ilişkili iken süturun 7 günden erken alınması (OR: 5,04, %95 CI: 2,31-10,99) ve yara iyileşme süresinin kısa olması atrofik skar ile birlikteliği anlamlı idi (OR: 2,80, %95 CI: 1,64-4,78).
Sonuç: Sütur alınma zamanı, komplike yara iyileşme süreci ve skar açısından aile öyküsünün bulunması cerrahi kesi sonrası hipertrofik skar formasyonu açısından risk faktörü gibi görünmektedir. Skar oluşumunda rol oynayan risk faktörlerinin bilinmesi skar oluşumunu önleyecek stratejilerinin geliştirilmesine katkıda bulunabilir.
Background and Design: The risk factors for scar development are still being discussed by dermatologists and surgeons. The aim of this study was to analyze the independent risk factors for the development of incisional scar type which develop after an abdominal delivery.
Materials and Methods: Four hundred-ninety-two women who underwent caesarean operation one year ago or earlier were included in this study. After a detailed anamnesis and physical examination, data including demographic features, type of suture materials, time of suture removal, presence of striae, family history of hypertrophic scar, history of infection and/or hematoma, and total weight gain during pregnancy were recorded from the medical reports of patients. The scars were separated into two groups as atrophic and hypertrophic. The obtained data were compared according to the type of scars. A p value of less than 0.05 was considered statistically significant.
Results: Both groups were similar in terms of demographic data. Atrophic scars were found in 408 of 492 patients and hypertrophic scars in 84 patients. Presence of wound site infection or hematoma (odds ratio OR: 5.64, 95%, confidence interval CI: 3.12-10.22), presence of striae (OR: 1.80, 95% CI: 1.12-2.91) and positive family history of hypertrophic scar (OR: 4.25 95% CI: 2.60-6.94) were associated with hypertrophic scar formation, while removal of nonabsorbable suture in less than 8 days (OR: 5.04 95% CI: 2.31-10.99) and wound closing time up to 11 days (OR: 2.80 95% CI: 1.64-4.78) were correlated with atrophic scar formation.
Conclusion: Family history of hypertrophic scar, suture removal time after 7 days and complicated wound healing process seem to be risk factors for hypertrophic scar formation after surgical incision. Knowing these risk factors may contribute to the development of strategies to prevent scar formation.

9.The effects of Ankaferd, a hemostatic agent, on wound healing
Sevgi Özbaysar Sezgin, Gülbahar Ceylan Saraç, Emine Şamdancı, Mustafa Şenol
doi: 10.4274/turkderm.94758  Pages 218 - 221
Amaç: Yara iyileşmesinde, iyileşmede rol alan faktörleri (enflamatuvar hücreler, trombositler, mediyatörler, hücre dışı matriks vb.) etkileyerek, bu fazlara ait süreleri kısaltmak ve ideal skar oluşumunu sağlamak amacıyla pek çok topikal ve sistemik ajan kullanılmaktadır. Ankaferd, geleneksel olarak Türk tıbbında kullanılan beş bitkisel içeriğin çeşitli oranlarda karıştırılarak hazırlanan ve hemostatik ajan olarak kullanılan bir ekstraktır. Çalışmamızda Ankaferd’in yara iyileşmesi üzerine olan etkileri incelendi.
Gereç ve Yöntem: Bu amaçla, her biri 9 denekten oluşan 4 gruba ayrılmış 32 ratın sırt bölgesinde 8 mm’lik punch biyopsi iğneleri ile yaralar açıldı. Kontrol grubu olan D grubunda tedavi uygulanmazken, A grubuna topikal olarak günde iki defa Ankaferd, B grubuna günde iki defa gümüş sülfadiazin ve C grubuna günde iki defa aktif madde içermeyen baz krem uygulandı. Denekler makroskobik olarak 15 gün boyunca takip edildi ve 0., 3., 7. ve 15. günlerde yine punch biyopsi iğneleri ile biyopsiler alınarak histopatolojik olarak incelendi
Bulgular: Çalışmamızın sonunda, Ankaferd’in kontrol ve baz krem kullanılan gruba kıyasla, makroskobik ve histopatolojik bulgulara bakılarak, iyileşme sürecini hızlandırdığı tespit edildi. Ancak gümüş sülfadiazin uygulanan grupta da benzer şekilde makroskobik ve histopatolojik olarak iyileşmenin, kontrol grubu ve baz krem kullanılan gruba kıyasla hızlı olduğu görüldü.
Sonuç: Etkinliğinin tam olarak ortaya konulabilmesi için, daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Background and Design: There have been a lot of topical and systemic agents to provide an ideal scar formation and to decrease the periods of wound healing process by affecting the factors of healing (inflammatory cells, thrombocytes, extracellular matrix etc.). In this study, we investigated the effects of Ankaferd on wound healing.
Materials and Methods: Wounds were created with 8 mm punch biopsy knots on the back of 32 rats which were separated into 4 groups of 9 rats. No treatment was done in group D which was the control group while group A received topical Ankaferd treatment twice a day; group B treated with silver sulfadiazine twice a day, and group C put on base cream, which did not include any active agent, twice a day. The rats were followed for 15 days macroscopically and examined histopathologically on days 0., 3., 7., and 15. by taking biopsy specimens.
Result: At the end of our study, it was detected that Ankaferd accelerated the healing process in comparison to control and base cream groups according to the macroscopic and histopathologic results. Additionally, similar to this situation, it was observed that the healing process in silver sulfadiazine group was faster than in control and base cream groups.
Conclusion: More experimental and clinical studies in larger populations are needed to prove and confirm its efficacy.

CASE REPORT
10.Tinea incognito: Case series
Mikail Yılmaz, Yelda Kapıcıoğlu, Serpil Şener, Hülya Cenk, Ayşegül Polat, Derya Yaşar
doi: 10.4274/turkderm.05706  Pages 222 - 225
Tinea inkognito, topikal veya sistemik steroidlerin uygunsuz kullanımı sonucu tipik dermatofit kliniğinden uzaklaşan dermatofit enfeksiyonudur. Tinea inkognito klinik görünüm olarak egzema, psoriasis, alerjik kontakt dermatit, rozasea, seboreik dermatit, atopik dermatit gibi birçok dermatozu taklit edebilmektedir. Tinea inkognito tanısı, lezyondan direkt KOH (potasyum hidroksit) incelemesi (nativ preperatı), lezyondan mantar kültürü yapılması ve bazı olgularda histopatolojik inceleme ile konulur. Tinea inkognito tedavisinde sistemik antifungal tedavi önerilmektedir. Burada, kliniğimizde 2014 yılı içinde çeşitli dermatozları taklit eden tinea inkognito tanısı almış ve tedavi edilmiş 10 olgu sunulmaktadır.
Tinea incognito is a dermatophytic infection which has lost its typical clinical appearance because of inappropriate use of topical or systemic corticosteroids. The clinical manifestations of tinea incognito can mimic many dermatoses such as eczema, psoriasis, allergic contact dermatitis, rosacea, seborrheic dermatitis and atopic dermatitis. The diagnosis of tinea incognito is confirmed by direct KOH (potassium hydroxide) examination ( native preparation), making the fungal cultures from the lesion and histopathological examination in some cases. Systemic antifungal therapy is recommended in the treatment of tinea incognito. Herein, 10 cases of tinea incognito which mimicking various dermatoses were diagnosed and treated in our clinic in 2014 is presented.

11.A rare case of giant cutaneous leiomyosarcoma: A case report
Mehdi Iskandarli, Bengü Gerçeker Türk, Banu Yaman, Can Ceylan
doi: 10.4274/turkderm.58235  Pages 226 - 228
Leiomyosarkomlar (LMS), kutanöz ya da visseral düz kas kökenli malign lezyonlardır. Uterus, gastrointestinal sistem gibi visseral düz kaslardan köken alan derin leiomyosarkomlar daha kötü prognoza sahiptir. Buna karşılık, derinin düz kaslarından köken alan yüzeyel leiomyosarkomlar daha iyi prognoz gösterir. Dermal kökenli LMS nadiren metastaz yaparken subkutan gelişim gösteren tipi daha agresif olup daha sık metastaz yapar. Bu sunumda alt ektremitede yüzeyel yerleşim gösteren, kemik ve eklem invazyonu yanısıra akciğer metastazı da yapan, diz altı ampütasyonu sonrasında kemoterapi uygulanan, dev bir leiomyosarkom olgusunu sunacağız.
Leiomyosarcoma (LMS) commonly evolving from smooth muscles of visceral organs like uterus, gastrointestinal system and has a worse prognosis due to its metastatic potential. LMS derived from smooth muscles of the skin, named superficial LMS, usually indolent and has a better prognosis. Especially LMS derived from pilar muscles usually restricted to the dermis and rarely metastasise. However, LMS developed from smooth muscles of subcutis, behaves more agressively and metastasing more oftenly. Here we report a case, in which patient consequently amputated and received chemotherapy due to giant superficial LMS on lower extremity which invaded underlying tissues like bone, tendons and joint and metastasized to the lung.

12.A rare cutaneous malignancy with poorly described clinical features: Lymphoepithelioma-like carcinoma of the skin
Lale Mehdi, Nesimi Büyükbabani, Algün Polat Ekinci, Can Baykal
doi: 10.4274/turkderm.66809  Pages 229 - 231
Lenfoepitelyom benzeri karsinom deri, nazofarenks, mide, tükrük bezi, akciğer, timus, serviks, larinks ve mesane gibi birçok organda ortaya çıkabilen bir tümördür. Derinin lenfoepitelyom benzeri karsinomu düşük metastaz potansiyeli olan, histopatolojik olarak indiferansiye nazofarenks karsinomuna benzeyen primer deri tümörüdür. Literatürde bildirilen olgu sayısı çok az olup, deri renginde veya kırmızı, sert nodül veya infiltre plak şeklinde lezyonlara yol açtığı bildirilmiş ve özgün klinik bulguları tanımlanmamıştır. Çoğunlukla baş boyun bölgesinde yerleşir. Seksen dört yaşında erkek hastanın bir yıldır sağ ön kolda yerleşen, yavaş büyüyen yaklaşık 2x2 cm boyutlarında asemptomatik morumsu kırmızı infiltre plak lezyonuna histopatolojik incelemede derinin lenfoepitelyom benzeri karsinomu tanısı kondu. Metastaz saptanmayan olguda eksizyon sonrası bir yıllık izlem süresinde nüks gözlenmedi. Olgumuzun klinik bulguları ve seyrini göz önünde bulundurarak, yaşlılıkta ortaya çıkan yavaş progresif seyirli soliter nodül ve plakların ayırıcı tanısına derinin lenfoepitelyom benzeri karsinomunun da alınması gerektiğine dikkat çekmek istiyoruz. Ayrıca olgumuzun lezyonu bu tümör için daha önce çok nadir bildirilmiş kol lokalizasyonu ile de önem taşımaktadır.
Lymphoepithelioma-like carcinoma can be originated from different organs, including nasopharynx, larynx, stomach, salivary glands, lung, thymus, cervix and bladder. Lymphoepithelioma-like carcinoma of the skin is a rare malignancy with low metastatic potential and is defined by a histologic picture simulating indifferentiated nasopharynx carcinoma. There are only a few case reports in the literature and the clinical features of the tumor are not well described. It presents usually with flesh-colored or reddish firm nodules and plaques which are nonspecific. The head and neck region is the predilection site of the tumor, but it can be seen in many other areas. We present here an 84-year-old male admitted to the dermatovenereology department with a slowly growing purplish-red asymptomatic plaque, 2x2 cm in diameter which was diagnosed as lymphoepithelioma-like carcinoma of the skin upon histopathologic examination. The tumor was excised and metastasis was not detected. Local recurrence was not observed in a one-year follow-up period. Lymphoepithelioma-like carcinoma of the skin should also be considered in the clinical differential diagnosis of slowly growing solitary nodules and infiltrated plaques. An other important feature of our case was the arm localization of the tumor which has been very rarely reported.

WHAT IS YOUR DIAGNOSISI
13.What is your diagnosis 1?
Hakan Turan, Esma Uslu, Havva Erdem, Feyza Başar
Pages 232 - 233
Tanınız nedir? formatli makaleler abstrakt gerektirmemektedir.
Tanınız nedir? formatli makaleler abstrakt gerektirmemektedir.

14.What is your diagnosis 2?
Müzeyyen Gönül, Seray Külcü Çakmak, Esra Özhamam
Pages 234 - 235
gerek yok
gerek yok