E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 38 (4)
Volume: 38  Issue: 4 - 2004
REVIEW ARTICLE
1.The influence of smoking on dermatologic diseases
Hayriye Sarıcaoğlu
Pages 248 - 256
Sigaranın sebep olduğu hastalıklar, dünyada her yıl yaklaşık 3 milyon insanın ölümüne yol açar ve önlenebilir maluliyet nedenlerinin başında gelir. Sigara içmenin çeşitli kanser türleriyle, kardiyovasküler sistem ve akciğer hastalıklarıyla ilişkisi oldukça iyi bilinmektedir. Bu makalede sigaranın başta deri-mukoza kanserleri olmak üzere deri hastalıkları üzerine olumsuz etkileri ve bazı olumlu etkileri üzerinde durulacaktır.
Smoking causes many systemic diseases resulting with approximately three million deaths per year and is one of the major preventable factors of disability. The relationship between smoking and various neoplasms, cardiovascular and pulmonary system disorders is well-established. In this review, the undesired effects of smoking on numerous dermatoses-particularly on mucocutaneous cancers- and some benefits of it will be discussed.

ORIGINAL INVESTIGATION
2.The course of autologous serum skin test in chronic urticaria
Aydolu Eryılmaz, Varol L. Aksungur, Mete Baba
Pages 257 - 263
Kronik idiopatik ürtikerli bazı hastalarda histamin salıverilmesine yol açan dolaşan otoantikorlar saptanmıştır. Otolog serum deri testi, böyle olguların tanısı için bir tarama testi olarak önerilmiştir. Ürtikerdeki otoimmünitenin çoğunlukla primer olduğu kabul edilse de sekonder bir fenomen olabileceği yönünde görüşler de vardır. Bu çalışmada, ürtikerdeki otoimmünitenin primer mi yoksa sekonder mi olduğununun araştırılması amaçlandı. Bu amaçla kronik idiopatik ürtikerli 20 hasta (16 kadın, 4 erkek) çalışma kapsamına alındı. Bu hastalara, başvuru sırasında, iki ve altı ay sonra olmak üzere toplam üç kez otolog serum deri testi uyguland›. Başvuru sırası ndaki testte %25, ikincisinde %20 ve üçüncüsünde %15 hastada pozitiflik saptandı. En az bir pozitiflik gösteren 7 hasta (%35) vardı. Bunların yalnızca birinde tüm testler pozitif idi. Yalnızca ilk testi pozitif olan bir hasta olduğu gibi, yalnızca son testi pozitif olan bir hasta da vardı. Bu bulgular, kronik ürtikerdeki otoimmünitenin bazı olgularda primer, bazı olgularda ise sekonder olabileceği fleklinde yorumlandı.
Background and design: Circulating autoantibodies causing histamine release are detected in some patients with chronic idiopathic urticaria. The autologous serum skin test (ASST) is suggested as a screening method to diagnose such patients. Autoimmunity in urticaria is generally accepted to occur primarily whereas some authors believe it to be a seconder phenomenon. The aim of this study was to determine whether autoimmunity in urticaria is primary or secondary. MATERIALS-METHODS: For this purpose autologous serum skin test in 20 patients (16 women and 4 men) was used. Autologous serum was performed to the patiens for three different times; at the beginning, at the second and at the sixth month. RESULTS: The ASST was found to be positive in 25% in 20% and in 15% of patients; at the beginning, at the second month and at the sixth month, respectively. At least one positive test was observed in 7 patients (35%). In only 1 of 7 patients, all tests were positive. Initial test was positive for only one patient and last test was also positive for another patient. CONCLUSION: These results explain that autoimmunity in chronic urticaria could be either primer or seconder in some patients.

3.Autoimmune tyroidit with chronic idiopathic urticaria
Filiz Cebeci, Elif Topçu, Nahide Onsun, Neslihan Kurtulmuş, Ahmet Uras
Pages 264 - 267
Kronik ürtiker patogenezinde son zamanlarda kaydedilen ilerlemeler çoğu olguda otoimmün bir sebep olduğunu düşlündürmüştür. Tiroid otoimmünitesiyle birlikteliği destekleyen bulgular giderek artmaktadır. Bu birliktelik daha çok, tiroidperoksidaz (TPO) antikorlarından daha az sensitif ve spesifik olan tiroid mikrozomal (TMA) antikorlarını araştıran çalışmalarda gösterilmiştir. ilaveten sonraki çalışmalar TPO antikorlarını ölçmesine rağmen bir kontrol grubu da kullanmamışlardır. Çalışmamızda kronik idyopatik ürtikerli (KİÜ) hastalarda, hem daha spesifik antikorları araştırarak, hem de bir kontrol grubu oluşturarak otoimmün tiroid sıklığını yeniden gözden geçirmek amaçlandı. Sonuçlarımız daha spesifik antikorların ölçümü ve kontrol grubunun kullanımı ile Kİܒde
otoimmün tiroidit sıklığının önceki verilerden daha yüksek olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak tiroid fonksiyon testleri tiroid hastalığını dışlamak için yeterli değildir. Kİܒli bütün hastalarda tiroid antikor testleri yapılmış olmalıdır.
Background and design: The association of chronic urticaria with autoimmune thyroid disease has frequently been reported. However, this link was assumed in studies searching thyroid microsomal antibodies, which are less sensitive and less specific than thyroid peroxidase antibodies, moreover these studies did not use a control group. The aim of this study was to learn the extent of autoimmune thyroid disease in patients with chronic idiopathic urticaria (CIU). MATERIALS-METHODS: Thyroid function tests and thyroid autoantibodies were measured by chemiluminesscant immunometric assay respectively in 52 CIU patients and 40 age-and sex-matched healthy volunteers.
RESULTS: Autoimmune thyroiditis was detected in 23 (%44.2) CIU patients. 17 patients (%32,6) were found to have thyroglobulin antibodies (TG), 11 patients (%21,1) thyroidperoxidase antibodies (TPO) and 5 patients (% 9,6) both antibodies. Both antibodies were founded in only one control case (%2.5). The association was statistically significant (P< 0.01). Five (4 subclinic autoimmune thyroidit and 1 Graves disease) of 23 patients had thyroid dysfunction and the other eightheen cases were euthyroid.
CONCLUSION: The higher frequency of these antibodies in our patients, along with results from previously published data, suggest that this entity may reflect an autoimmune basis in some CIU patients. Thyroid function tests are not enough to rule out thyroid disease, and thyroid antibody tests should be carried out in all patients with CIU.

4.HLA antigens in basal cell carcinoma patients
Melek Kesir Koç, Nahide Onsun, Yasemin Balsever Kural, Fatma Savran Oğuz
Pages 271 - 276
Bazal hücreli karsinom (BHK), orijinini bazal hücre tabakas›n›n pluripotansiyel primordial hücrelerinden alan, özellikle beyaz tenli insanlarda en sık görülen, derinin malin tümörüdür. BHK’un etyolojisi tam olarak bilinmemektedir.
Daha önce yapılan çalışmalarda özellikle BHK ile HLA-DR grubu arasında ilişki olabileceği lehinde sonuçlar alınmıştır. Türkiye’de bu yönde yapılmış herhangi bir çalışma olmadığı için biz kendi popülasyonumuzda BHK ile HLA aras›nda bir ilişki olup olmadığını araştırdık. Histopatolojik olarak BHK tanısı konulan 40 olguda HLA grupları araştırıldı. Sağlıklı ve akrabalık ilişkisi olmayan 63 kifli kontrol grubu olarak değerlendirildi.
HLA-A ve HLA-B antijenleri Terasaki mikrolenfositotoksisite yöntemi ile HLA-DR ise PCR-SSP ‘’low resolution’’ ile DNA düzeyinde tipleme yapılarak belirlendi.
Çalışmamızda bu konuda yapılanlar ile uyumlu olarak BHK ile HLA-DR antijenleri arasında pozitif bir ilişki saptandı. Ayrıca HLA-A ve HLA-B antijenleri ile de pozitif bir ilişki olabileceği yönünde bulgular tespit edildi.
Basal cell carcinoma (BCC), is a malign skin tumor which originates from pluripotential cells of the basal cell layer and it is most frequently seen among caucasians. The etiology of BCC has not been able to completely known. In the previous studies, a probable correlation especially between BCC and HLA-DR groups were mentioned. In a BCC series consisted of 40 patents HLA grups was investigated to determine any such relation
between BCC and HLA in Turkish people. A control group consisted of 63 healthy individuals, with no blood relation, was used. HLA-A and HLA-B antigens were determined by Terasaki microlymphocytotoxicity method and HLA-DR antigens were determined by conducting to type at DNA level through with PCR- SSP “ low resolution”. In our study which investigates the correlation between BCC and HLA antigens, we found a positive correlation between BCC and HLA-DR antigens, coherent with previous findings. We also found that there might be a positive correlation between HLA-A and HLA-B antigens.

5.Erbium: YAG Laser in xanthelasma palpebrarum treatment
Ayten Ferahbaş, Serap Utaş, Ümit Ukşal
Pages 281 - 284
Ksantelazma palpebrarum (KP) veya kısaca ksantelazma, ksantomaların en sık görülen formu olup üst veya alt göz kapağında, iç kantusa yakın lokalize olan parlak sarı lipomatöz plaklardan oluflur. Tedavide kullanılan yöntemlerin skar veya postoperatif pigmentasyon bozukluğu, dermal atrofi, konjuktivanın kimyasal irritasyonu,
sistemik anesteziye gereksinim göstermeleri gibi bir takım yan etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada erbium: yttrium-argon-garnet (Er: YAG) lazerin ksantelazma palpebrarum tedavisinde etkinliğinin değerlendirilmesi ve ülkemizde dermatologlar için henüz yeni olan bu uygulamanın sonuçlarının paylaşılması amaçlandı. Yaşları 25-47 (ort±SD: 38.72±7.72) arasında değiflen yedisi kadın, dördü erkek 11 hastanın 25 ksantelazma lezyonu Er: YAG lazer ile tedavi edildi. Tedavi öncesi hastaların serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri belirlendi.
Hastalar 3-30 ay (Ort±SD: 17.90±10.80) süresince takip edildi. Epitelizasyon 5-7 günde oluştu ve postoperatif eritem ortalama 2-3 hafta içinde kayboldu. Trigliserid ve kolesterol düzeyi yüksek olan bir hastada hipopigmentasyon ve eski lezyonların kenarında 9 ay sonra yeni ksantelazma plakları oluştu. Diğer hastalarda yan etki gözlenmedi. Er: YAG lazer KP tedavisi için belirgin yan etkisi olmayan ideal bir tedavi seçeneğidir.
Background and design: Xanthelasma palpebrarum, or simply xanthelasma, is one of the most commonly occuring xanthomas and consists of bright yellow lipomatous plaques that appear in the upper and lower eyelids. All of the treatment methods have some disadvantages, including the risk of scarring or postoperative dispigmentation, chemical irritation of the conjunctiva, or the need for systemic or local anesthesia. In this
study, we aimed to evaluate effectiveness of erbium: yttrium-argon-garnet (Er: YAG) laser in the treatment of xanthelasma palpebrarum, and share results of this method which is a new treatment method for dermatologists in our country. MATERIALS-METHODS: A total of 25 xanthelasma lesions of the 11 patients (seven women and four men) aged 25-47 years (mean±SD: 38.72±7.72) were treated by an Er: YAG laser. Before the treatment, total cholesterol and triglyceride levels of the patients were measured. The follow-up period was between 3-30 months (mean±SD: 17.90±10.80). RESULTS: Re-epithelialization of the skin started after five to seven days and postoperative erythema resolved
after an average of two to three weeks. In one patient who had high trygliserid and total cholesterol levels, hipopigmentation and new xanthelasma plaques developed at the edge of the old lesions 9 months later. In the others, adverse effects did not occur.
CONCLUSION: The Er: YAG laser is an ideal treatment option for xanthelasma palpebrarum with no or few side effects.

TURKDERM-9860
6.Hypopigmented mycosis fungoides: case report
Emine Derviş, Kadriye Koç, Deniz Balaban, Gülay Akalın
Pages 286 - 290
Mikozis fungoides’in (MF) nadir bir tipi olan hipopigmente MF genellikle gençlerde ve kahverengi-siyah derili kişilerde görülür. Yaygın hipopigmente makülleri ile birkaç yama lezyonu olan ve histopatolojik tetkik sonucu MF tanısı konan 35 yaşında bir kadın olgu, hipopigmente MF in beyaz ırkta çok nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.
Hypopigmented Mycosis fungoides (MF) is a rare variant of MF that usually has a predilection for young individuals with black-dark complexion. We present a 35-year-old woman in whom widespread hypopigmented macules and a few patches developed as the initial clinical feature of MF. Histopathological examination confirmed the diagnosis. Hypopigmented MF must now be included in the differential diagnosis of hypopigmented
macular lesions not only in black or dark-skinned patients but also in white patients.

7.Report of a case Darier’s disease that treated with acitretin
Dilek Peker, Ekrem Aktaş, Olgun Kontaş
Pages 292 - 296
Darier hastalığ; vücutta özellikle yüz, gövde ve ekstremitelerin fleksural bölgelerinde birleşme eğilimi gösteren, kirli, verrüköz, papüler lezyonlarla karakterizedir. Hastalık epidermiste keratinizasyon bozuklu¤u ve tırnak ile müköz membranlarda değişiklikle seyreden, otozomal dominant bir bozukluktur. Epidermisi etkileyen diğer bir çok genodermatozda olduğu gibi topikal ve sistemik retinoidlerle tedavi edilerek iyileşir. Darier hastalığının nadir görülmesi ve olgumuzun asitretine olumlu cevap vermesi nedeniyle sunulmuştur.
Darier’s disease is characterized by dirty, warty, papular excrescences that tend to coalesce into patches on symmetrical areas of the face, trunk and flexures of extremities. The disease is an autosomal dominant disorder with altered keratinization of the epidermis nails and mucous membranes.As with several other genodermatoses
affecting the epidermis, the disease is improved by therapy with topical or systemic retinoids. Herein we reported a case of Darier’s disease for the rarety of condition and clinical response to systemic acitretin therapy in our case.

8.Importance of anesthesia in the intralesional interferon treatment of verruca plantaris
Hilmi Cevdet Altınyazar, Cengiz Bekir Demirel, Rafet Koca, Nilgün Solak Tekin
Pages 297 - 299
Verruka plantaris sık görülen, ağrı ve görünüm bozukluğuna sebep olabilen viral bir hastalıktır. Derin yerleşimli olması nedeniyle topikal tedavilerle genellikle yeterli sonuç alınamaz. ıntralezyonel interferon, tedavi seçeneklerinden birisidir. Fakat uygulama yaygın lezyonlarda ağrılı olabilmektedir.
Bu yazıda interferon ile tedavi ettiğimiz bir verruka plantaris olgusu sunulmaktadır. ıntralezyonel interferon tedavisi planlanan olgumuza müdahale esnasında oluşabilecek şiddetli ağrı sebebiyle tedavi öncesi anestezi konsultasyonu istendi. Hastaya, intralezyonel enjeksiyonlar sırasında epidural anestezi uygulandı. işlem günaşırı olacak şekilde 5 kez tekrarlandı. Tedavi bitiminden 1 ay sonra hastanın tüm lezyonları düzeldi. Üçüncü ayın sonunda nüks yoktu.
Verruca plantaris is a common viral disease that may be painful and cosmetically unacceptable. Because of their depth of penetration, topical treatment of the lesions is often unsuccessful. Intralesional interferon is one of the treatment choices. Unfortunately pain could be observed during this type of treatment. We present a case of verruca plantaris treated with intralesional interferon. The patient who was prepared to treat with intralesional interferon and consulted to the department of anesthesiology for pain that may occur during treatment. Epidural anesthesia was applied to the patient during intralesional injections. Procedure was repeated for 5 times every other day. All lesions disappeared 1 month after the treatment and there was no recurrence at the end of 3 months of follow up.

İZLENİM
9.
13. Avrupa Dermatoloji Kongresi Ardından 'Renaissance of Dermatolgy'
Dr. Yasemin Kural
Page 300
Abstract | Full Text PDF

TURKDERM-6637
10.
Haberler

Page 301
Abstract | Full Text PDF

YENİ YAYINLAR
11.
Dermatoloji Atlası

Page 302
Abstract | Full Text PDF

12.
E. Hv.Tbp. Tuğgeneral İlhan Cankat Vefat etti

Page 303
Abstract | Full Text PDF

DUYURU
13.
Dermatoloji 2005 Simpozyumu 1-4 Haziran 2005 Harbiye Askeri Müze Kültür Sitesi / İstanbul

Pages 304 - 306
Abstract | Full Text PDF

2004 İNDEKSI
14.
Konu İndeksi

Pages 307 - 309
Abstract | Full Text PDF

15.
Yazar İndeksi

Pages 310 - 311
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale