E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 55 (3)
Volume: 55  Issue: 3 - 2021
1.Cover

Pages I - VI

ORIGINAL INVESTIGATION
2.Investigation of macrophage migration inhibitory factors and gene polymorphisms in patients with psoriasis
Vildan Manav, Seval Doğruk Kaçar, Pınar Özuğuz, Saliha Handan Yıldız, Müjgan Özdemir Erdoğan, Tülay Köken
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2020.56873  Pages 102 - 107
Amaç: Psoriazis etiyolojisi net olmayan multifaktöriyel bir hastalıktır. Psoriazisin patogenezindeki enflamasyon ve immün yanıtta makrofaj migrasyon inhibitör faktör'ün (MİF) yeri önemli görülmektedir. Çalışmamızda, psoriazis hastalarında serum MİF düzeyleri ve MİF gen polimorfizminin (rs755622 ve rs1007888) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: 100 psoriazis hastasında serum MİF düzeyleri ile MİF gen polimorfizmlerinin ilişkisi, genotipleme gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile araştırıldı. Serum MİF seviyeleri bir ELISA kiti kullanılarak değerlendirildi ve sonuçlar ng/mL olarak verildi. Bulgular: MİF geni rs755622 polimorfizmi açısından kontrol gurubu ile karşılaştırıldığında psoriazis hastalarında CC genotipine sahip birey sayısı 75, CG genotipine sahip birey sayısı 18, GG genotipine sahip birey sayısı 4 olarak bulundu. Kontrol grubunda CC genotipine sahip birey sayısı 69, CG genotipine sahip birey sayısı 23, GG genotipine sahip birey sayısı 3 olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Rs1007888 poliformizmi açısından kontrol grubu ile karşılaştırıldığında psoriazis hastalarında AA genotipine sahip birey sayısı 22, AG genotipine sahip birey sayısı 48, GG genotipine sahip birey sayısı 26 olarak bulundu. Kontrol grubunda AA genotipine sahip birey sayısı 19, AG genotipine sahip birey sayısı 52, GG genotipine sahip birey sayısı 24 olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,454). Öte yandan, psoriazis hastalarında ortalama serum MİF düzeyleri 3,29 ng/mL ve kontrol grubunda ortalama serum MİF düzeyleri ise 1,08 ng/mL olarak ölçüldü. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001).
Sonuç: Psoriazis hastalarında serum MİF düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Bununla birlikte, psoriazis hastalığı ile rs755622 ve rs1007888 genlerinde herhangi bir gen polimorfizm ilişkisi yoktu. MİF’nin psoriazisteki rolünü ve klinik etkilerini açıklayabilmek için daha büyük popülasyonlarda çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Background and Design: Psoriasis is a multifactorial disease whose causal origin is unclear. Macrophage migration inhibitory factors (MIF) seem pivotal in inflammation and immune response in psoriasis pathogenesis. We aimed to investigate the serum MIF levels and MIF gene polymorphism (rs755622 and rs1007888) in patients with psoriasis.
Materials and Methods: In this study, the association of serum MIF levels and MIF gene polymorphisms with psoriasis were investigated among 100 patients in Turkey. Genotyping was performed by real-time polymerase chain reaction. Serum MIF levels were evaluated by ELISA, and the results were presented in ng/mL.
Results: The distribution of rs755622 genotype frequencies in the psoriasis group was: 75, 18, and 4 patients with CC, CG, and GG, respectively. The distribution of rs1007888 genotype frequencies in the psoriasis group was: 22, 48, and 26 patients with AA, AG, and GG, respectively. There was no statistically significant difference between the two groups. However, there was a statistically significant difference between the mean serum MIF levels of psoriasis patients (3.29 ng/mL) compared with the control group (1.08 ng/mL) (p<0.001).
Conclusion: Significantly higher serum MIF levels were found in patients with psoriasis. However, there was no gene polymorphism association for genetic markers rs755622 or rs1007888 with psoriasis. Further studies in larger populations are warranted to elucidate the role of MIF and its clinical effects.

3.Double serum sampled glomerular filtration rate measurement with technetium-99m diethylenetriamine-penta acetate for evaluation of renal functions in patients with psoriasis vulgaris
Rukiye Yasak Guner, Sibel Berksoy Hayta, Melih Akyol, Zekiye Hasbek, Sedat Özçelik, Meryem Timuçin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.79577  Pages 108 - 112
Amaç: Psoriazis yaygın, kronik ve enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Birçok çalışmada psoriazisin böbrek fonksiyonlarını etkilediği bildirilmiştir. Glomerüler filtrasyon hızı (GFR) böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılan en önemli göstergedir. Bu çalışma; psoriazise eşlik eden komorbitideler ve tedaviler göz önüne alınarak, dermatoloji polikliniğine gelen psoriazis hastalarının böbrek fonksiyonlarının technetium 99m diethylenetriamine pentaacetate (Tc-99m DTPA) ile değerlendirmeyi ve böbrek hastalıklarında diyet değişikliği denklemi (MDRD) ve kronik böbrek hastalığı epidemiyolojisi iş birliği denklemi (CKD-EPİ) gibi indirekt ölçüm yöntemleri ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kronik plak tip psoriazis vulgaris tanısı olan 87 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, hastalık süresi, psoriazis alan şiddeti indeksi skoru, şu ana kadar psoriazis için kullanmış olduğu ilaçlar, ek hastalıklar, ek hastalıklar için kullanmakta olduğu ilaçlar not edildi. Tahmini GFR, Tc-99m DTPA ile GFR ölçümü yapılan hastalarda MDRD ve CKD-EPİ formülleri ile hesaplanmıştır.
Bulgular: Tc-99m DTPA değeri sadece yaştan etkilenmiştir. Yaş arttıkça, Tc-99m DTPA ile ölçülen GFR’de anlamlı bir azalma gözlendi (r=0,289, p<0,001).
Sonuç: Bu çalışmada, psoriazisin ve tedavi amaçlı kullanılan nefrotoksik ilaçların böbrek fonksiyonlarını etkilemediğini bulduk. GFR değeri sadece yaştan etkilenmiştir.
Background and Design: Psoriasis is a common chronic inflammatory skin disease believed to affect renal functions. Glomerular filtration rate (GFR) is the most important indicator used to assess renal functions. The present study aims to measure the renal function of psoriasis patients via the technetium-99m diethylenetriamine pentaacetate (Tc-99m DTPA) method and compare the values obtained with those determined through indirect measurement methods, such as the modification of diet in renal disease (MDRD) and chronic kidney disease epidemiology collaboration (CKD-EPI), considering the effects of systemic treatments and comorbidities.
Materials and Methods: Eighty-seven patients diagnosed with chronic plaque-type psoriasis vulgaris were included in this study. The patients’ demographic characteristics, disease duration, psoriasis area and severity index score, drugs received for psoriasis treatment, comorbidities, and drugs received for comorbidity treatment were noted. Estimated GFRs were also calculated using the MDRD and CKD-EPI formulas.
Results: Tc-99m DTPA values were affected only by age. As the patient age increased, a significant decrease in GFR measured with Tc-99m DTPA (r=0.289, p<0.001) was observed.
Conclusion: Psoriasis, comorbidities, and nephrotoxic drugs used for treatment did not affect renal functions. GFR measurements were affected only by age.

4.The real-life efficacy and safety of secukinumab therapy (150 and 300 mg) in patients with moderate-to-severe plaque psoriasis: A twelve week, single center, retrospective study
İncilay Kalay Yıldızhan, Merve Aygün, Nihal Kundakçı
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.70446  Pages 113 - 118
Amaç: Sekukinumab orta ve şiddetli plak tip psoriaziste etkili bir tedavi seçeneğidir. Literatürde 150 mg ve 300 mg’nin etkinliğini karşılaştıran birkaç gerçek yaşam veri çalışması vardır. Bu çalışmanın amacı merkezimize başvuran kronik plak tip psoriazis hastalarında sekukinumab 150 mg ve 300 mg’nin klinik uygulamadaki etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: En az üç ay boyunca ardışık olarak sekukinumab 150 mg veya 300 mg ile tedavi edilen 33 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Tedavi yanıtı, 12. haftada minimum psoriazis alan ve şiddet indeksi (PAŞİ) 75 yanıtının elde edilmesi olarak tanımlandı.
Bulgular: Hastaların 18’i (%55,5) erkekti. Hastalığın ortalama süresi 20±9,38 (1-40) yıl idi. Çoğu hasta (%75,7) daha önce en az bir biyolojik tedavi almıştı. İndüksiyon ve idame döneminde 17 hasta 300 mg, 14 hasta 150 mg ile tedavi edildi. İki hasta ise 150 mg ile indüksiyon tedavisi ve 300 mg ile idame tedavisi aldı. On ikinci haftada, hastaların %78,8, %66,7 ve %22,3’ünde sırasıyla PAŞİ 75, 90 ve 100 yanıtı elde edildi. Sekukinumab 150 mg ve 300 mg alan hastalar arasında ve biyolojik naif olan ve olmayan hastalar arasında tedavi yanıtları benzerdi (p>0,05). Üç hastada advers etkiler gözlendi ancak bunlar tedavinin kesilmesini gerektirmedi.
Sonuç: Sekukinumab 150 mg ve 300 mg, hem biyolojik naif hem de naif olmayan kronik plak tip psoriazis hastalarında hızlı, etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir.
Background and Design: Secukinumab is an effective treatment option in moderate-to-severe plaque type psoriasis. However, there are a few real-life data studies comparing the efficacy of 150 mg and 300 mg dosages. The aim of this study was to evaluate the efficacy and safety of secukinumab at 150 mg and 300 mg in clinical practice in chronic plaque type psoriasis patients attending our center.
Materials and Methods: The medical records of 33 patients consecutively treated with secukinumab 150 mg or 300 mg for a minimum threemonth period were analyzed retrospectively. Treatment response was defined as the achievement of a minimum psoriasis area and severity index (PASI) 75 response at week 12. Results: Eighteen (55.5%) of the patients were men. The mean duration of the disease was 20±9.38 (1-40) years. Most (75.7%) patients had previously received at least one biological therapy. Seventeen patients were treated with 300 mg and 14 with 150 mg during the induction and maintenance periods. Two patients received induction therapy at 150 mg and maintenance therapy at 300 mg. At week 12, PASI 75, 90, and 100 responses were achieved in 78.8%, 66.7%, and 22.3% of patients, respectively. Treatment responses were similar between patients receiving 150 mg and 300 mg, and also between biologic naive and non-naive patients (p>0.05). Adverse events were observed in three patients, but these did not necessitate discontinuation of therapy.
Conclusion: Secukinumab at doses of 150 mg and 300 mg is a fast-acting, effective and safe treatment option in patients with chronic plaque type psoriasis, both biologic naive and non-naive.

5.Factors in the etiopathogenesis of post-adolescent female acne
Ezgi Özkur, Damla Demir, İlknur Kıvanç Altunay, Mustafa Demir, Oktay Tosun
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.04382  Pages 119 - 124
Amaç: Post-adölesan akne, 25 yaşından sonra başlayan veya devam eden akne olarak tanımlanmaktadır. Daha önce yapılan çalışmalarda hiperandrojenemi, polikistik over sendromu (PKOS), dislipidemi ve insülin direnci, etiyopatogenezden sorumlu saptanmıştır. Bu çalışma, postadölesan akne hastalarındaki etiyopatogenezi aydınlatmak amacıyla yapılmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 45 post-adölesan akneli kadın hasta ve 30 yaş-cinsiyet-vücut kitle indeksi eşlenmiş sağlıklı kontrol dahil edildi. Demografik özellikler, hiperandrojenemi bulguları, pelvik ultrason, serum hormon düzeyleri [total testosteron (TT), seks hormon bağlayan globulin (SHBG), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), folikül stimülan hormon (FSH), lüteinizan hormon (LH), prolaktin (PRL), östradiol (E2)], plazma açlık glukozu, insülin ve lipitler değerlendirildi.
Bulgular: Post-adölesan aknesi olan kadın hastalarda menstrüel düzensizlikler (%37,7), hirsutizm (%13,3), androgenetik alopesi (%11,1), metabolik sendrom (%32,4) ve PKOS (%22,2) belirgin olarak artmış saptandı. Pelvik ultrasonda hastaların %17,8’inde overler polikistik görünümde saptandı. Ayrıca sigara içenlerin oranı, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,001). Sadece TT ve LH değerleri post-adölesan akne hastalarında istatistik olarak daha yüksek saptandı (sırasıyla; p=0,048, p=0,012). SHBG, DHEAS, FSH, PRL, E2, total kolesterol, LDL-C, HDL-C ve trigliseritlerin düzeyinde hasta veya kontrol grubu arasında fark saptanmadı. Ayrıca akne şiddetiyle bu değerler arasında korelasyon saptanmadı.
Sonuç: Laboratuvar parametrelerinde fark çıkmamakla birlikte; post-adölesan akneli kadın hastalarda artmış menstrüel düzensizlikler, polikistik overler, androgenetik alopesi, hirsutizm ve metabolik sendrom artmış sıklıkta saptanmıştır. Ancak insülin direnci ve dislipidemi post-adölesan akne patogenezinde majör bir rol oynamıyor olabilir.
Background and Design: Post-adolescent acne has been defined as acne that persists or whose onset starts beyond the age of 25 years. The presence of hyperandrogenemia, polycystic ovary syndrome (PCOS), dyslipidemia, and insulin sensitivity play a role in etiopathogenesis of post-adolescent acne in women as shown in previous studies. This study was conducted to investigate these relationships.
Materials and Methods: We included 45 female patients with post-adolescent acne and 30 age, sex, and body mass index-matched healthy controls. Demographic characteristics, clinical signs of hyperandrogenemia, pelvic ultrasound scan, and hormonal assessment including the [total testosterone (TT), sex hormone binding globulin (SHBG), dehydroepiandrosterone sulfate (DHEAS), follicle stimulating hormone (FSH), luteinizing hormone (LH), prolactin (PRL), estradiol (E2)] and fasting plasma glucose, and insulin and lipid levels were recorded.
Results: Woman with post-adolescent acne had the marked presence of menstrual abnormalities (37.7%), hirsutism (13.3%), androgenetic alopecia (11.1%), metabolic syndrome (MS) (32.4%), and PCOS (22.2%). Pelvic ultrasound scans showed that 17.8% of the patients had polycystic ovaries. In addition, the percentage of current smokers was significantly higher in the patient group than the controls (p=0.001). TT and LH were significantly higher in post-adolescent acne patients than the controls (p=0.048, and p=0.012, respectively). No significant differences were observed between patients and controls in terms of SHBG, DHEAS, FSH, PRL, E2, and total cholesterol, low-density lipoprotein cholesterol, high-density lipoprotein cholesterol, and triglyceride levels. No correlations were observed between these parameters and the severity of acne.
Conclusion: Although laboratory hormonal assessment showed no significant difference, post-adolescent acne patients had marked menstrual irregularities, polycystic ovaries, androgenetic alopecia, hirsutism, and MS. However, insulin resistance and dyslipidemia may not play a major role in the pathogenesis of post-adolescent female acne.

6.Secukinumab in psoriasis: A single-center experience
Esra Ağaoğlu, Hilal Kaya Erdoğan, Ersoy Acer, Zeynep Nurhan Saraçoğlu, Muzaffer Bilgin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.75046  Pages 125 - 129
Amaç: Birçok randomize klinik çalışma, orta-şiddetli psoriazisin sistemik tedavisinde sekukinumabın etkinliği ve güvenilirliğini ortaya koyarken, gerçek yaşam verileri sınırlıdır. Çalışmamızın amacı psoriaziste sekukinumabın etkinliği ve güvenilirliğini değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmada sekukinumab tedavisi alan 32 hasta retrospektif olarak incelendi. Sekukinumabın etkinliği tedavinin 16., 24. ve 36. haftalarında psoriazis alan şiddet indeksi (PAŞİ) 50, 75, 90 yanıt oranları ile değerlendirildi. Sekukinumab tedavisinin yan etkileri kaydedildi.
Bulgular: Otuz iki hastanın sekukinumab tedavisi öncesi PAŞİ ortalaması 12,38±6,49 olup tedavinin 16., 24. ve 36. haftalarında sırasıyla; 1,96, 1,85 ve 3,1’e geriledi. Tedavinin 16. haftasında hastaların %83,3’ü PAŞİ 50’ye ulaşırken %70’inde PAŞİ 75 ve %50’sinde PAŞİ 90 yanıt oranları elde edildi. Tedavinin 16., 24. ve 36. haftalarında, PAŞİ 50, 75 ve 90 yanıtları, biyolojik-naif hastalarda, biyolojik-naif olmayanlara göre daha yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamadı (p>0,05). Beş (%15,6) hastada yetersiz klinik yanıt, 2 (%6,2) hastada ise tedaviye bağlı yan etkiler nedeniyle toplam 7 (%21,9) hastada tedavi kesildi. Dört (%12,5) hastada görülen oral kandidiyazis sekukinumaba bağlı en sık yan etki olarak kaydedildi.
Sonuç: Sekukinumab, orta-şiddetli psoriazis hastalarında etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir. Sekukinumabın gerçek yaşam verisi olarak etkinliği biyolojik-naif hastalarda daha yüksek olabilir.
Background and Design: Several randomized clinical trials demonstrated the safety and efficacy of secukinumab in the systemic treatment of moderate-severe psoriasis; however, real-life data is limited. Thus, this study aimed to assess the efficacy and safety of secukinumab in patients with psoriasis.
Materials and Methods: In this study, 32 patients treated with secukinumab were retrospectively reviewed. The efficacy of secukinumab was evaluated as psoriasis area and severity index (PASI) 50, 75, and 90 response rates at 16., 24., and 36. weeks, respectively. Side effects of secukinumab treatment were recorded.
Results: The mean PASI of 32 patients before treatment was 12.38±6.49, which decreased to 1.96, 1.85, and 3.01, after 16, 24, and 36 weeks, respectively. At 16 weeks of treatment, 83.3% of patients reached PASI 50, 70.0% had PASI 75, and 50.0% had PASI 90 response rates. At 16, 24, and 36 weeks, PASI 50, 75, and 90 responses were generally higher in patients naive to biologic than the non-naive; however, differences were not statistically significant (p>0.05). Secukinumab was discontinued in 7 (21.9%) patients during the treatment. Of the 7 patients, 5 (15.6%) patients failed to respond to secukinumab and 2 (6.2%) developed various side effects. Oral candidiasis was observed in 4 (12.5%) patients, which was the most common side effect of secukinumab treatment.
Conclusion: Secukinumab is an effective and safe treatment option in patients with psoriasis. The secukinumab efficacy in clinical practice is higher in patients naive to biologic.

7.Prevalence and clinical spectrum of childhood leprosy in a tertiary care hospital in Kolar
Naveena Gvl, Suresh Kumar Kuppuswamy, Rajashekar Talari Srinivas, Hanumanthayya Keloji
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.60490  Pages 130 - 134
Amaç: Lepra, esas olarak deriyi ve periferik sinirleri etkileyen kronik granülomatöz, bulaşıcı bir hastalıktır. Pediatrik lepra, toplumdaki aktif bulaşmanın bir göstergesidir. Çalışmanın amacı, pediatrik lepranın yaygınlığını ve klinik spektrumunu analiz etmek, yakın temasların incelenmesinin önemini ve toplumda lepranın tespiti ve tedavisinin etkisini vurgulamaktır.
Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma, 2011-2019 yılları arasında tıp fakültesine bağlı üçüncü basamak bir hastanenin dermatoloji bölümünde gerçekleştirildi.
Bulgular: Toplam 223 lepra olgusu analiz edildi, bunların 201’i yetişkin lepra olgusu ve 22’si pediatrik lepra olgusuydu. Pediatrik lepra oranı %9,87 idi. (her 10 yetişkin lepra olgusu için yaklaşık 1 pediatrik lepra olgusu). Yirmi iki pediatrik lepra olgusundan, 13’ü (%59,09) erkek, 9’u (%40,90) kızdı. Erkek: Kız oranı 1,4: 1 idi, %54,54’te (22 hastanın 12’si) tek yama vardı, %45,45’inde (22 hastanın 10’u) birden fazla deri lezyonu vardı. On dört hasta (%63,63) klinik olarak borderline tüberküloit (BT) lepra tanısı almıştı ve altı hastada (%27,27) borderline lepromatous lepra vardı. On dört BT lepra hastasından 10’unda (%71,4) tek lezyon vardı. On bir (%50) olgu multibasiller, on bir (%50) olgu paucibacillary idi. Klinikopatolojik korelasyon 16 (%72,72) hasta arasında görüldü. Aile teması (bulaşı) 4 pediatrik lepra olgusunda görüldü.
Sonuç: Pediatrik lepra olgularının yüksek oranı, aktif bulaşma olduğunu gösterir ve toplum üyeleri ile sağlık çalışanları arasında pediatrik ve erişkin leprasının erken teşhisi ve tedavisi konusunda farkındalık sağlar. Bu, topluluk üyeleri arasında yayılımın, ciddi deformitelerin gelişmesinin ve lepra ilişkili sosyal damgalanmanın önlenmesine yardımcı olur.
Background and Design: Leprosy is a chronic granulomatous, infectious disease that primarily affects the skin and peripheral nerves. Leprosy in children is an indicator of active transmission in the community. This study aimed to analyze the prevalence and clinical spectrum of childhood leprosy and highlight the importance of examining close contacts and the impact of detection and treatment of leprosy in the community.
Materials and Methods: This retrospective study included patients presenting to the dermatology department of a tertiary care hospital attached to a medical college during the years 2011-2019.
Results: Two hundred and twenty-three patients with leprosy were analyzed, of which 201 were adults and 22 were children. Children constituted 9.87% of the patients (approx. one child with leprosy for every 10 adults with leprosy). Of 22 children with leprosy, 13 (59.09%) were boys and nine (40.90%) were girls, with a ratio of 1.4: 1. Twelve of twenty-two child patients (54.54%) had a single patch, while 10 of 22 (45.45%) had more than one skin lesion. Fourteen patients (63.63%) were diagnosed clinically with borderline tuberculoid (BT) leprosy, and six patients (27.27%) had borderline lepromatous leprosy. Of the fourteen patients with BT leprosy, 10 patients (71.4%) had a single lesion. Eleven patients (50%) were diagnosed with multibacillary leprosy, and eleven patients (50%) were diagnosed with paucibacillary leprosy. A clinicopathological correlation was noted in 16 patients (72.72%). Family contact was observed in four children with leprosy.
Conclusion: A high proportion of childhood leprosy cases indicates active transmission and warrants awareness among the community members and healthcare workers in terms of early detection and treatment of childhood and adult leprosy. This helps in preventing transmission, development of grave deformities, and associated social stigma of leprosy among the community members.

CASE REPORT
8.Annular lichenoid dermatitis of youth: A report of two cases and a review of the literature
Mavişe Yüksel, Ali Balevi, Alkım Ünal Çakıter, Mustafa Özdemir, İlknur Türkmen, Cüyan Demirkesen
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2020.96562  Pages 135 - 139
Gençlerin anüler likenoid dermatiti, sebebi net bilinmeyen, nadir görülen, her iki cinsiyeti de eşit sıklıkta etkileyen, kronik seyirli bir dermatozdur. Klinik olarak ortası hipopigmente, etrafı eritematöz veya hiperpigmente anüler yama veya plaklarla karakterizedir. Ayırıcı tanısında tinea, eritem anüler sentrifigum, eritema kronikum migrans, morfea, mikozis fungoides (MF) gibi anüler dermatozlar yer alır. Burada anüler likenoid dermatitli 9 ve 12 yaşlarında iki erkek hastanın klinik ve histopatolojik özeliklerini irdeleyip ayırıcı tanıya giren hastalıkları vurgulayıp üç yıllık takiplerini sunarken literatürde bildirilmiş olguları da gözden geçirdik.
Annular lichenoid dermatitis of youth is a rare chronic dermatosis with an unknown cause, affecting both genders at an equal frequency. It is clinically characterized by a hypopigmented center and an erythematous border or hyperpigmented annular patches or plaques. The differential diagnosis includes annular dermatoses, such as tinea, erythema annulare centrifugum, erythema chronicum migrans, morphea, and mycosis fungoides. In this case report, we examined the clinical and histopathological features of two male patients aged 9 and 12 years with annular lichenoid dermatitis and presented their 3-year follow-up data while also reviewing the cases reported in the literature.

9.A case of atrophic dermatofibroma
Aysun Şikar Aktürk, Dilek Bayramgürler, Ömür Kocaoğlu, Gupse Turan
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2020.37097  Pages 140 - 142
Dermatofibromlar orta yaş erişkinlerde oldukça sık görülen, fibroblastlar ve histiyositlerden kaynaklanan benign tümörlerdir. Genellikle alt ekstremitede yerleşen sert, tek veya multipl, papül, plak ya da nodül şeklindeki lezyonlarla karakterizedir. Dermatofibromun birçok klinik ve patolojik varyantları tanımlanmıştır. Bu varyantlardan biride atrofik dermatofibromdur. Atrofik dermatofibrom genel olarak orta yaşlı kadınlarda, gövde ve kolların üst kısmına yerleşim gösteren, içeri çökük lezyonlar olarak görülür. Morfea, atrofoderma, nörofibrom, lokalize lipoatrofi, iyileşmekte olan pannikülit lezyonları, anetoderma, steroid atrofisi ve bazal hücreli karsinom ile karışabilmektedir. Kesin tanı klinik bulguların yanı sıra histopatolojik inceleme ile konulmaktadır. İmmünohistokimyasal incelemede faktör XIIIa ile pozitif boyanma izlemesinin yanı sıra CD34 için negatif boyanma görülmesi dermatofibrom tanısını desteklemektedir. Burada 38 yaşında atrofik dermatofibrom tanısı konulan bir kadın olgu sunulmuştur.
Dermatofibromas are benign tumors caused by fibroblasts and histiocytes, which are quite common in middle-aged adults. It is characterized by hard, single or multiple, papule, plaque or nodul-shaped lesions that are localized to the lower extremity. Many clinical and pathological variants of dermatofibroma have been identified. One of these variants is atrophic dermatofibroma. Atrophic dermatofibroma is generally seen in middle-aged women as lesions that collapse inward, showing placement on the upper part of the body and arms. It can be confused with morphea, atrophoderma, neurofibroma, localized lipoatrophy, healing panniculitis lesions, anetoderma, steroid atrophy, and basal cell carcinoma. The definitive diagnosis is made by histopathological examination as well as clinical findings. Positive immunohistochemical staining for factor XIIIa, as well as a negative reaction for CD34, support a diagnosis of dermatofibroma. A 38-year-old woman diagnosed with atrophic dermatofibroma is presented here.

10.Coexistence of Touraine-Solente-Gole syndrome and type 1 neurofibromatosis: A case report
Selma Korkmaz, Hakan Korkmaz, İjlal Erturan, Havva Hilal Ayvaz, Kuyaş Hekimler Öztürk, Mehmet Yıldırım
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.42708  Pages 143 - 146
Pakidermoperiostoz iskelet sistemi ve deriyi etkileyebilen genetik geçişli nadir görülen bir hastalıktır. Hastalığın etiyopatogenezinde, hidroksiprostaglandin dehidrogenazı (HPGD) kodlayan gende mutasyonların rolü olduğu düşünülmektedir. Hastalık daha çok erkeklerde görülmekte ve deride kalınlaşma (pachydermia), çomak parmak, subperiostal yeni kemik oluşumu gibi klinik bulgularla seyretmektedir. Elli yedi yaşında erkek hasta el, ayaklarda ve yüzde büyüme, alın çizgilerinde belirginleşme, gövde ve yüzde ele gelen yuvarlak kabarıklıklar şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Aynı zamanda hastanın nörofibromatöz 1 (NF1) nedeniyle tanı aldığı ve takipte olduğu öğrenildi. Yapılan analizde, HPGD ve SLCO2A1 genlerinde mutasyon görülmedi. Bu olgu NF ve pakidermoperiostoz birlikteliğinin görüldüğü nadir bir olgudur. Bu iki farklı hastalığın aynı hastada bir arada bulunması, bir genetik mutasyonun veya diğer altta yatan faktörlerin her iki durumun varlığından sorumlu olabileceğini düşündürmektedir.
Pachydermoperiostosis is a rare syndrome that affects the skin and skeletal system. Mutations in the gene encoding hydroxyprostaglandin dehydrogenase (HPGD) are thought to play a role in disease etiopathogenesis. The disease is typically seen in males and is characterized by skin thickening (pachydermia), clubbing, and subperiosteal new bone formation. A 57-year-old male patient was admitted to our clinic with growth complaints of growth his hands, feet, and face. He had a prominence of forehead lines and fist-sized round bulges on his torso and face. The patient’s history also indicated that he was clinically followed up for neurofibromatosis 1 (NF1). No mutations in the HPGD and SLCO2A1 genes were identified. This is the first case in the literature that reviews pachydermoperiostosis and NF together. The coexistence of skin findings of two different diseases in the same patient indicates that both diseases may be related to different genetic pathways.

11.Pyogenic granuloma-like Kaposi sarcoma: A case report with dermatoscopical and histopathological characteristics
Hatice Gamze Demirdağ, Emine Benzer, Burcu Tuğrul
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.08931  Pages 147 - 149
Piyojenik granülom benzeri Kaposi sarkomu (PG-benzeri KS), KS’nin nadir bir klinikopatolojik türüdür. Hem PG hem de KS’nin klinik ve histopatolojik özelliklerini içermekte ve tanı konması zor olabilmektedir. Bu çalışmada, soliter nodülü olup PG-benzeri KS nodüler tip tanısı konan bir olgu, dermatoskopik ve histopatolojik özellikleri ile beraber sunulmakta ve tartışılmaktadır.
Pyogenic granuloma-like Kaposi sarcoma (PG-like KS) is an uncommon clinicopathologic variant of KS. This is a challenging entity to diagnose because it combines the clinical and histopathological characteristics of both PG and KS. Herein, we present a case of PG-like nodular-type KS with dermatoscopical and histopathological characteristics.

12.Herpes zoster case with extremity involvement after chickenpox infection in a healthy infant
Gözde Emel Gökçek, Emine Çölgeçen
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.45381  Pages 150 - 152
Herpes zoster, dorsal kök gangliyonlarında saklı kalan varicella-zoster virüsünün (VZV) reaktivasyonu sonucu oluşan, dermatomal tutulum gösteren, eritemli zeminde, ağrılı vezikülopapüllerle karakterize bir hastalıktır. İleri yaştaki ve immünosüprese kişilerde daha sık karşılaşılmakla birlikte her yaşta görülebilir. İnfantil dönemde ise çok nadirdir ve sağlıklı infantlarda genellikle virüse intrauterin maruziyet sonrası herpes zoster kliniği gelişir. Bu yazıda, postnatal VZV maruziyeti sonrası, nadir bir tutulum şekli olan ekstremite yerleşimli herpes zoster tablosu olan 12 aylık bir kız çocuğu sunulmuştur.
Herpes zoster is a dermatomal condition characterized by painful vesiculopapules on an erythematous background, resulting from the reactivation of varicella-zoster virus (VZV) hidden in the dorsal root ganglia. Although it is more common in older and immunosuppressed people, it can be seen at any age. It very rarely occurs in the infantile period, and in healthy infants, herpes zoster usually develops after intrauterine exposure to the virus. Herein, we present the case of a 12-month-old girl who developed a rare form of herpes zoster on the extremities after postnatal VZV exposure.

TIPS FOR INTERVENTIONAL DERMATOLOGY
13.An island pedicle advancement flap – effective technique for the repair of nasolabial defects
Leyla Huseynova, Gonca Elçin
doi: 10.4274/turkderm.galenos.2021.24478  Pages 153 - 155
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale