E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 36 (1)
Volume: 36  Issue: 1 - 2002
EDITORIAL
1.
Editörden
Hamdi Memişoğlu
Pages 11 - 12
Abstract | Full Text PDF

REVIEW ARTICLE
2.Intensive care in dermatology
Esin Özdemir, Rana Y. Anadolu
Pages 13 - 18
Geniş vücut yüzeylerini tutan pek çok hastalığın tedavisi sırasında yoğun bakım takibi gerektiren önemli komplikasyonlar oluşabilmektedir. Toksik epidermal nekroliz, stafilokokal haşlanmış deri sendromu, büllöz hastalıklar, deri nekrozu, nekrotizan selülit ve eksfoliyatif dermatit dermatolojik yoğun bakım hastalarının önemli bir bölümünü oluşturur. Derinin bariyer, immunolojik ve termoregulatuar foksiyonlarının bozulması ile sıvı, elektrolit, protein, ısı, enerji kaybı; beslenme bozuklukları; ciddi enfeksiyonlar gibi sorunlar yaşayan bu hastalar eğitimli personel tarafından uygun ekipmanla donatılmış ünitelerde yoğun bakım disiplini ile monitorize ve tedavi edilmelidir. Bu derlemede hastaların yaşam sürelerini etkileyebilen komplikasyonlar ve tedavi prensipleri üzerinde durulmaktadır.
Important complications requiring intensive care may occur in dermatologic diseases which affect large body surface areas. Toxic epidermal necrolysis, staphylococcal scalded skin syndrome, bullous diseases, skin necrosis, gangrenous cellulitis and exfoliative dermatitis constitute the great portion of dermatologic intensive care patients. Because of the disturbances in barrier, immunologic and thermoregulatory functions of the skin, these patients lose fluid, electrolytes, protein and energy; have nutritional problems and/or severe infections. Considering these problems, such
patients should be monitorized and treated in an intensive care discipline. Here in some complications affecting survival of these patients are reviewed.

ORIGINAL INVESTIGATION
3.The value of the 'Tin-Tack' sign of Hulusi Behçet in the clinical diagnosis of cutaneous leishmaniasis
Soner Uzun, Mete Baba, M. Alparslan Acar, Hamdi R. Memişoğlu
Pages 20 - 23
Çivi belirtisi, kaldırılan bir kurutun altında boynuzumsu çıkıntıların gözlenmesidir. Diskoid lupus eritematozusun iyi bilinen bir özelliği olmakla beraber diğer bazı skuamlı veya kurutlu lezyonlarda özellikle kutanöz leishmaniasis lezyonlarında da görülebilir. Bu çalışma, çivi belirtisinin kutanöz leishmaniasisin klinik tanısındaki değerini ortaya koyabilmek amacıyla planlandı. Bu amaca yönelik olarak çivi belirtisinin görüldüğü bilinen hastalık gruplarından 472 olgu çalışma kapsamına alındı. Söz konusu olgularda kurutlar dikkatlice kaldırılarak çivi belirtisi arandı ve pozitif olguların özellikleri kayıt edildi. Çivi belirtisi olguların %10'unda pozitif saptandı. Bunların %75'den fazlasını kutanöz leishmaniasisin geç ülser evresindeki olgular oluşturmaktaydı. Çivi belirtisinin kutanöz leishmaniasis tanısındaki sensitivite ve negatif prediktif değerleri düşük ama spesifite ve pozitif prediktif değerleri yüksek bulundu. Çivi belirtisinin, nonspesifik bir bulgu olmasına karşın, endemik bölgelerde büyük bir olasılıkla kutanöz leishmaniasisi işaret eden önemli bir klinik bulgu olduğu sonucuna varılmıştır.
Background: The 'tin-tack' sign (TTS) is the appearance of horny processes that project from the under-surface of a crust. Although it is a well-known feature of discoid lupus erythematosus it may be also seen in other crusted lesions particularly in cutaneous leishmaniasis (CL). Objective: The purpose of this study was to determine the value of TTS in the clinical diagnosis of CL. Materials and Methods: We studied 472 patients with diseases known to have the potential of producing 'tin-tack' crusts or scales. After detection of the crusted lesions, the presence of TTS was investigated in these lesions. Results: TTS was positive in approximately 10% of the study group. The positive TTS
was a frequent finding (over 75%) in the late ulcer stage of CL. The positive TTS was found to have a poor sensitivity and negative predictive value but a high specificity and positive predictive value in diagnosis of the patients with CL. Conclusion: Although it is not disease-specific, a positive TTS may be an indicative sign of CL with a high probability in the regions where CL is endemic.

4.Algorhythmic approach to the etiopathogenesis of chronic urticaria: practical benefits
Özlem Su, Nahide Onsun, Ulviye Atılganoğlu, Yasemin Balsever Kural, Serkan Aygın, Emel Konuk
Pages 24 - 28
Kronik ürtikerin etyolojisi ve yapılacak araştırmalar halen çok önemli bir problemdir. Büyük grubu oluşturan fizik ürtikerlerin ayırt edilmesine yönelik uygun "challenge" testler ve fonksiyonel otoantikorların tespitine dayalı otolog serum testi etyolojiyi aydınlatabilecek yöntemlerdir. Buradan yola çıkarak kronik ürtiker tanısı alan 88 olguya belli bir algoritmik yaklaşım dahilinde kan, idrar, gayta incelemeleri ve sık görülen fizik ürtikerler için uygun "challenge" testler uygulandı. Olguların 73'ünde (%83,3) fizik ürtiker saptandı. En sık kolinerjik ürtiker (29 olgu, %39,72) görüldü. Fizik ürtikerli olguların 27'sinde (%36,98) birden fazla fizik ürtiker mevcuttu. Tüm olguların 38'ine otolog serum testi uygulandı. Yirmidördünde (%63,15) test pozitif idi. Bu sonuçlar fizik uyaranlar ile otoimmun mekanizmanın kronik ürtiker etyolojisindeki önemini ortaya koyarak, pahalı ve ayrıntılı araştırmaların gereksizliğini gösterdi.
Background and Design: Chronic urticaria remains a major problem in terms of etiology and investigation. Physical stimuli and functional autoantibodies are main causes of chronic urticaria. Appropriate challenge tests to identify patient whom physical urticaria and autologous serum skin test to identify patients who have functional autoantibodies are most important tests to show the etiology of chronic urticaria. Materials and Methods: Basic blood, urine and stool examinations and appropriate challenge tests to determine physical urticaria had been performed in 88 patients with
chronic urticaria. The patients associated with angioedema were investigated for the level of C4. The patients who had cholinergic urticaria were examined for atopic dermatitis, allergic asthma, allergic rhinitis and investigated for the level of total IgE /specific IgE. The patients with cold urticaria evaluated for cryoglobulin, cold agglutinin and cryofibrinogen. Autolog serum skin test was performed in 35 patients with chronic urticaria. Results and Conclusion: Challenge tests to determine physical urticaria were positive in 73 (%83,3) of the 88 patients. Cholinergic urticaria was present in 29 (%39,72) of the 73 patients and was the most common of all the physical urticaria. Twenty- seven patients (%36,98) had physical urticaria types concurrently. Autologous serum skin test was positive in 24 (%63,15) of 35 patients with chronic urticaria. We suggest that
physical stimuli and autoimmune antibodies play the most important role in the etiopathogenesis of chronic urticaria.

5.The incidence of physical urticarias in the patients with chronic urticaria
Özlem Çam, İlknur Kıvanç Altunay, Adem Köşlü
Pages 30 - 33
Kronik ürtikerin büyük çoğunluğunda altta yatan bir neden bulunamamaktadır. Etyolojide %20-30 oranda fiziksel ürtikerlerin olduğu bilinirken; son zamanlarda yapılan çalışmalar bu oranın %71-80'e kadar çıktığını göstermektedir. Kronik ürtikerin nedenini araştırmak hem çok zaman alıp, hem de maddi yük getirdiğinden, bu çalışmada kolay uygulanabilen testlerle fiziksel ürtikerin ne oranda saptanabileceği araştırıldı. Çalışmaya en az son dört hafta boyunca, her gün ürtiker lezyonları meydana gelen 53 hasta alındı. Hastalara sırasıyla dermografizm, basınç ürtikeri, soğuk ürtikeri, sıcak ürtikeri, akuajenik ürtiker ve kolinerjik ürtiker için gerekli standartize testler uygulandı. 53 hastanın 37'sinde(%69.8) en az bir fiziksel ürtiker bulundu, 28 hastada(%52.8) yalnızca dermografizm, üç hastada(%5.7) basınç ürtikeri, iki hastada(%3.8) kolinerjik ürtiker, iki hastada(%3.8) kolinerjik ürtiker ve dermografizm, bir hastada(%1.9) basınç ürtikeri ve dermografizm,bir hastada(%1.9) ise kolinerjik ürtiker, sıcak ürtikeri, soğuk ürtikeri ve dermografizm birarada bulunmakta idi. Hiçbir hastamızda akuajenik ürtiker saptanmadı Oldukça yüksek bir oranda (%70'e yakın) saptadığımız fiziksel ürtikerler, bizce kronik ürtiker etyolojisini araştırmada ilk basamak olmalıdır.
Background and Design: The cause of chronic urticaria can not be determined in most cases. Though it is known that physical stimuli are mentioned etiologically in 20- 30 % of all urticarias, the recent studies have shown that this rate can increase up to 71-80 %. Since the studies to determine the cause of chronic urticaria requires too much time and costs a lot of money which may be exhausting. In this study, the rate of physical urticarias has been searched by easily applicable tests. Materials and Methods: 53 patients, who had urticaria lesions everyday in their bodies for at least last four weeks have been included to this study. The standardized tests for dermographism, pressure urticaria, cold urticaria, heat urticaria, cholinergic urticaria and aquagenic urticaria were applied to patients respectively. Results: At least one physical urticaria was found in 37 patients (69.8 %), dermographism in 28 patients (52.8 %), pressure urticaria in three patients (5.7 %),
cholinergic urticaria in two patients (3.8 %), cholinergic urticaria and dermographism in two patients (3.8 %), pressure urticaria and dermographism in one patient (1.9 %), cholinergic urticaria, heat urticaria, cold urticaria and dermographism in one patient (1.9 %) out of 53 patients with chronic urticaria were found. Aquagenic urticaria was determined in none of the patients. Conclusion: Physical urticarias, which are determined at a very high rate (70 % approximately) should be the first step of investigating the etiology of chronic urticaria according to us.

6.The evaluation of class I and class II HLA antigens in patients with chronic idiopathic urticaria
Kenan Aydoğan, Emel Bülbül Başkan, Şükran Tunalı
Pages 34 - 39
Kronik idiyopatik ürtiker (KİU) sık rastlanan ve tedaviye dirençli patogenezi henüz tam anlaşılamamış bir hastalıktır. Son yıllarda konu ile ilgili yapılan çalışmalarda KİU olgularının üçte birinde patogenezde otoimmunitenin rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada KİU patogenezinde HLA Sınıf I ve Sınıf II antijenleri ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlandı. Çalışmada KİU tanısı konulan 55 hastada HLA Sınıf I (ABC) ve HLA Sınıf II (DQ,DR) antijenleri, iki adımlı mikrolenfositotoksisite testi ile araştırıldı. Sağlıklı ve akrabalık ilişkisi olmayan 71 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. HLA Sınıf I antijenlerinin tamamında ve HLA Sınıf II antijen grubunda DQ lokusunda iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yokken, HLA-DR13 antijen sıklığında hasta grubunda artış saptandı( p=0.03). HLA-DR13 antijen varlığının kronik idiyopatik ürtiker riskini arttırabileceği ve patogenezde rol oynayabileceği düşünüldü.
Background and Design: Chronic idiopathic urticaria (CIU) is a common disease of which pathogenesis is unclear and resistant to therapy. Recent investigations have indicated that autoimmunity plays role in nearly one third of CIU patients. The present study aimed to investigate the relationship between HLA Class I and Class II antigens and immune pathogenesis of CIU.
Materials and Methods: HLA Class I and Class II antigens were investigated in 55 patients diagnosed as CIU, utilizing two stage microlymphocytotoxicity test. Seventy one healty and genetically unrelated individuals were evaluated as control group. Results: While significant differences were not found between patient and contro groups in all HLA Class I antigens and DQ locuses of Class II HLA antigens, HLA DR13 antigens were statistically high in patient group( p=0.03). Conclusion: We assume that the presence of antigens HLA DR13 could increase the incidence of CIU and play a role in its pathogenesis.

7.Clinic and prick test results in chronic idiopathic urticaria before and after fexofenadine therapy
Ali Sait Çal, Emel Bülbül Başkan, Şükran Tunalı
Pages 40 - 43
Kronik idiyopatik ürtiker (KİÜ), nedeni bilinemeyen, genç erişkinlerde ve kadınlarda daha sık görülen, altı haftadan daha uzun süren ürtiker ataklarıyla karakterize bir hastalıktır. KİÜ tedavisi genellikle ortama salınan histaminin etkilerinin blokajı temeline dayanır ve bu nedenle tedavide ilk seçenek olarak birinci kuşak H1-antihistaminikler tercih edilir. Bu antihistaminiklerin etkisini değerlendirmede sıklıkla epikutan histamin testi kullanılmaktadır. Çalışmamızda Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine 1999-2000 yılları arasında başvurup KİÜ tanısı almış 15-74 yaşları arasında 44 kadın, 16 erkek toplam 60 hastada günlük tek doz feksofenadin 180 mg. üç ay süreyle uygulandı. Tedavi öncesi ve sonrası hastaların klinik belirtileri ve prick test sonuçları değerlendirildi. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmelerde hem prick test sonuçları hem de klinik semptomlar yönünden anlamlı gerileme saptandı. Sonuç olarak; KİÜ'de üç ay gibi uzun süreli antihistaminik tedavisi ile semptomlarda gerileme sağlanabileceği fakat bu uzun süreli antihistaminik kullanımında ortaya çıkan histamin yanıtındaki baskılanmadan dolayı, epikutan histamin testi uygulanması gereken durumlarda en az 10 gün öncesinde ilaçların kesilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Background and Design: Chronic idiopathic urticaria (CIU) is characterized by
urticaria attacks of longer than 6 weeks' duration with unknown etiology and is more
frequent in women and young adolescents. Since the basis of its' therapy depends
on the blockage of the effects of histamine sequestered, first generation H1 histamine
antagonists are preferred as the first option. Epicutaneous histamine test is often
used to evaluate the effects of these drugs.
Materials and Methods: In our study, a total of 60 patient (44 women, 16 men)
applied to Uluda University Medical Faculty, Dermatology Clinic between 1999-2000
years and diagnosed as CIU, aged between 15-74 years were given 180 mg/day
fexofenadine p.o. for three months. The clinical symptoms and prick test results were
evaluated before and after therapy.
Results: Significant regression in both clinical symptoms and prick test results were
detected after therapy.
Conclusion: We believe that long-term use of antihistamines as three months can
provide suppression in the symptoms and because of the suppression of histamine
response in this duration, it is necessary to stop these drugs at least 10 days before
the epicutaneous histamin test applications.

TURKDERM-9860
8.The efficiency of plasmapheresis in a case with pempigoid gestationis resistant to systemic corticotherapy
Seydo Homan, Soner Uzun, Nil Banu Kılıç, Ayşe Akman, Hamdi R. Memişoğlu, Y. Gül Denli
Pages 44 - 47
Pemfigoid gestasyones (PG) büllöz pemfigoidin klinik ve histopatolojik özelliklerini gösteren bir gebelik dermatozudur. Eritemli-ürtikeryal zeminde grup oluşturmaya eğilimli, anüler ve sirsine dizilim gösteren vezikülobüllöz ve target benzeri lezyonlar ile karakterizedir. Tedavisinde prednizolon 40-60 mg/gün genellikle yeterli olduğu halde şiddetli olgularda immünosüpresifler, dapson ve plazmaferez de kullanılabilmektedir. Bu raporda şiddetli klinik seyir gösteren ve sistemik kortikosteroide yanıt vermeyen, postpartum gelişmiş şiddetli bir PG olgusunda plazmaferezin etkinliği değerlendirilmiş, bu yöntemin güvenilir ve etkili bir seçenek olabileceği vurgulanmıştır.
Pemphigoid gestationis (PG) is a pregnancy dermatosis which has clinical and histopathological characteristics of bullous pemphigoid. The lesions which occur during PG have a tendency to make annular, vesiculobullous groups on erythematous-urticarial bases. Although 40-60 mg/day prednisolone treatment is mostly enough to supress the new blister formation, in severe cases
immunosupressive drugs, dapsone and plasmapheresis are needed. In this report, the efficiency of plasmapharesis is evaluated in a case with postpartum PG who had severe clinical manifestations and did not respond to high dose systemic corticosteroid treatment. We stressed that plasmapheresis could be a safe and effective method as alternatively in the treatment of severe PG.

9.A verrucous and zosteriform linear lichen planus case
Ahmet Metin, Serdar Uğraş, Ömer Çalka
Pages 50 - 53
Liken planus (LP) deri ve mukozaları tutan kaşıntılı ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Koyu kırmızı-mor renkli, üzerleri ince kepekli ve köşeli papüllerle karakterize lezyonların lineer dağılım göstermesi oldukça nadirdir ve genellikle çocukluk çağında görülür. Verrüköz (hipertrofik) LP ise papüllerin bir araya gelerek verrüköz plaklar oluşturmasıyla karakterize ayrı bir klinik LP tipidir. 48 yaşında bir erkek olguda sağ alt ekstremitede önce hipertrofik karakterde başlayan sonra lineer dağılım gösteren LP'a rastlandı. Hastada aynı taraf lomber ve abdominal bölge derisinde zosteriform dağılımda yerleşim gösteren lezyonlar vardı. Olgunun mevcut kliniği ile az görülen morfolojik ve dağılım tiplerini bir arada taşıdığı, tedavilere de dirençli olduğu görüldü.
Lichen planus (LP) is an itchy, inflammatory skin disorder that involves skin and mucous membranes. Lesions characterized by reddish-violet color, thin scaly and angled papule are extremely rare in linear distribution and generally exhibit in childhood. Verrucous (hypertrophic) LP is a distinct type of LP characterized by verrucous plaques, which consists of papules. A 48-year-old male patient was diagnosed as lichen planus in his right lower extremity, which started initially in hypertrophic character and then showed linear distribution. He had also zosteriform-distributed lesions on the ipsilateral lumbar and the abdominal skin areas. It has been seen that the case was carrying both rare lesional morphology and distribution altogether and resisted to treatments.

10.The clinical spectrum varying from ichthyosis linearis circumflexa to Netherton syndrome: 3 cases
Dilek Bayramgürler, Nilgün Bilen, Cenk Zincirci, Rebiay Apaydın, Bahar Müezzinoğlu
Pages 54 - 57
ıktiyozis linearis sirkumfleksa eritemli, çift-kenarlı skuamlı lezyonlarla karakterize nadir bir iktiyoziform dermatozdur. Netherton sendromu ise; genellikle iktiyozis linearis sirkumfleksa şeklinde kendini gösteren iktiyoziform dermatit, kıl gövdesinde çeşitli bozukluklar ve atopik diyatezden meydana gelen klasik bir triad olarak tanımlanmıştır. Burada Netherton sendromlu bir olgu ve atopik diyatez bulgularının eşlik ettiği iki iktiyozis linearis sirkumfleksa olgusu sunulmaktadır. ıktiyozis linearis sirkumfleksaya atopi bulgularının eşlik edebileceği ve Netherton sendromlu olguların saç bulgularında spontan düzelmeler olabileceği için, bu iki dermatozun aynı hastalık spektrumun iki ucu olarak değerlendirilebileceğini düşünüyoruz.
Ichthyosis linearis circumflexa is a rare ichthyosiform dermatosis characterized by erythmatous, double-edged scaling lesions. Netherton syndrome is defined as a classical triad composed of ichthyosiform dermatosis presenting mostly as ichthyosis linearis circumflexa, various hair shaft defects and atopic manifestations. We report 2 cases of ichthyosis linearis circumflexa associated with some atopic manifestations and 1 case of Netherton syndrome. Since atopic manifestations may be associated with ichthyosis linearis circumflexa and spontaneous remission may be observed in hair abnormalities in Netherton syndrome, we think that these two dermatoses might be regarded as two ends of the same disease spectrum.

11.Fox-Fordyce Disease
Emel Erkek, Mukadder Koçak, Pınar Atasoy, Ahu Birol, Önder Bozdoğan
Pages 60 - 63
Fox-Fordyce hastalığı nadir görülen, sporadik, apokrin ter bezi retansiyonu sonucu oluşan, kaşıntılı, foliküler papüllerle karakterize bir dermatozdur. Patogenezindeki en önemli basamak apokrin ter bezi duktuslarının tıkanması ve rüptürüdür. Bu makalede, Fox-Fordyce tanısı alan bir olgu sunulmuş ve literatür ışığında klinikopatolojik özellikleri tartışılmıştır.
Fox-Fordyce disease is a rare and sporadic cutaneous disorder characterized by pruritic follicular papules as a result of apocrine sweat retention. The most important step in the pathogenesis of the disease is the keratinious obstruction and rupture of apocrine ducts. Herein we report a typical case of Fox-Fordyce disease and discuss the clinicopathological features of the disorder in view of the medical literature.

12.Carcinoma erysipelatoides
Ömer Çalka, Ahmet Metin, Süleyman Özen, Muammer Karaayvaz
Pages 64 - 67
Karsinoma erizipelatoides (KE), internal neoplazilerin deri metastazı ve metastatik hücrelerinin dermal lenfatikleri tıkamasıyla oluşan erizipel benzeri tablodur. En sık meme kanserine bağlı ortaya çıkmakla beraber gastrik malignite gibi diğer kanserlerle de ilişkili olabilir. Burada, sol pektoral bölgede eritemli, endüre plaklar şeklinde KE ortaya çıkan ve gastrik adenokarsinoma ile ilişkili olan 55 yaşında bir erkek olgu sunuyoruz. Hasta Türk Dermatoloji literatüründe bildirilen gastrik adenokarsinomla ilişkili ilk olgudur.
Carcinoma erysipelatoides (CE) is an erysipelas like condition resulting from cutaneous metastases and lymphatic dermal occlusion with metastatic cells of internal malignancies. Although, most commonly it occurs due to breast carcinoma, it may also be associated with other carcinomas such as gastric malignancy. Here, we present a 55-year-old male with CE, who has erythematous indurated plaques in the left pectoral area and associated with a gastric adenocarcinoma. This
is the first case of CE associated with gastric adenocarcinoma in the Turkish dermatological literature.

CONTINUING MEDICAL EDUCATION
13.Mycophenolate mofetil in dermatology
Ayşın Köktürk, Güliz İkizoğlu
Pages 68 - 71
Akut renal allogreft rejeksiyonunun önlenmesinde ve tedavisinde etkin bir ilaç olduğu anlaşıldıktan sonra, mikofenolat mofetil, son yıllarda dermatolojide de kullanım alanı bulmuş güçlü bir immünsupresandır. Dermatolojide kullanımı 1975'de psoriasiste mikofenolik asitin etkinliğinin gösterilmesiyle başlamış; daha sonraki yıllarda da büllöz hastalıklarda etkin ve güvenilir bir ilaç olarak tedavi alternatifleri arasında yer almaya başlamıştır. Yapılan çalışmalar mikofenolat mofetilin diğer otoimmün ve inflamatuar deri hastalıklarında da alternatif bir tedavi olabileceğiyle ilgili görüşleri desteklemektedir.
Mycophenolate mofetil is a potent immunosupressor agent, found its place in the dermatological treatment in the recent years, after it was proved to be effective in the prevention and treatment of acute renal allograft rejection. It was first used in 1975 for the treatment of psoriasis, and then considered as an effective and safe treatment modality for autoimmune bullous diseases. Clinical studies support the opinion that mycophenolate mofetil can be an alternative treatment for a spectrum of autoimmune and inflammatory skin diseases.

LETTER TO THE EDITOR
14.
"Akut İnfantil Hemorajik Ödem" Ülkemizde Daha Sık Görülen Bir Hastalık mıdır?
Ali Haydar Parlak
Pages 74 - 75
Abstract | Full Text PDF

TURKDERM-6637
15.
8.Ulusal Behçet Hastalığı Kongresi'nin Ardından
Özlem Su
Page 76
Abstract | Full Text PDF

16.
Haber sayfası

Pages 77 - 78
Abstract | Full Text PDF

NEW PUBLICATIONS
17.
Basit Dermatolojik Cerrahi

Page 79
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale