E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 46 (1)
Volume: 46  Issue: 1 - 2012
EDITORIAL
1.New Beauties of Our Expression Language
Ali Tahsin Güneş
Pages 1 - 2
Abstract | Full Text PDF

REVIEW ARTICLE
2.Psoriasis and Obesity
Mehmet Ali Gürer, Hilal Gökalp
doi: 10.4274/turkderm.98215  Pages 3 - 6
Son yıllarda metabolik sendrom ve onun komponentlerinden olan obezite ile psoriasis arasında güçlü bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Obezite, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan klinik bir bulgudur. Yağ dokusundan salgılanan adipokinlerin ve bunlar içerisinde leptinin psoriasis patogenezinde rol aldığı düşünülmektedir. Leptinin temel görevi iştahı kontrol ederek enerji dengesini sağlamaktır. Serum leptin düzeyleri yapılan çalışmalarda şiddetli psoriasisli hastalarda hafif psoriasislilere ve kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Leptin salınımının artışı sonucu ortaya çıkan biyolojik olayların psoriasis için karakteristik olan keratinosit proliferasyonunu tetiklediğine dair görüşler vardır. Psoriasis ile obezite arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıda klinik çalışmada bu ilişki tespit edilmiştir. Ancak bazı çalışmalar obezlerde psoriasis görülme sıklığını yüksek bulurken, sınırlı sayıdaki diğerleri psoriasisli hastalarda obezite geliştiğini tespit etmişlerdir. Bunun yanında obez psoriasisli hastaların klasik topikal ve sistemik tedaviler yanında biyolojik tedavilere verdikleri yanıt konusunda da özellikler bulunmaktadır. Sonuç olarak psoriasis ile obezite arasındaki ilişkinin leptin düzeylerinin artışı ile ortaya çıktığına ve obez psoriasisli hastaların tedavisinde kilo kontrolünün önemine dair deliller giderek artmaktadır.
In recent years, it has been thought that a strong association exists between metabolic syndrome, specifically obesity, and psoriasis. Obesity is a multifactorial disease affected by both genetic and environmental factors. Adipokines (e.g. leptin) secreted by the adipose tissue are believed to play a role in the pathogenesis of psoriasis. The main role of leptin is to adjust metabolism by controlling appetite. Serum leptin levels in patients with severe and moderate psoriasis were found to be higher than in normal control groups. In many similar studies, leptin secretion has been found to stimulate keratinocyte proliferation, which is one of the characteristics of psoriasis. Although many studies showed increased prevalence of obesity in psoriasis patients, few others reported development of obesity in psoriasis patients. Additionally, obesity was found to affect treatment responses not only in classical systemic/topical treatment approaches in psoriasis, but also in newer biological treatments. Overall, increasing epidemiological evidence suggests strong association between obesity and psoriasis, increase in serum leptin levels is thought to have a major role, and weight loss may have significant impact on response to treatment.

ORIGINAL INVESTIGATION
3.Serum Neopterin and TNF-α Levels in Psoriasis and Their Correlation with Disease Severity
Ali Murat Ceyhan, Mehmet Yıldırım, Betül Mermi Ceyhan, Recep Sütçü
doi: 10.4274/turkderm.60243  Pages 7 - 10
Amaç: Psoriasis, henüz tam olarak tanımlanamamış bir antijenik uyarana yanıt olarak artmış keratinosit proliferasyonu ve aktive olmuş T hücre birikimi ile karakterize T hücre aracılı otoimmün bir deri hastalığıdır. Psoriatik lezyonun oluşumunda ve devamında tümör nekrozis faktör-α (TNF-α) oldukça önemli rol oynamaktadır. Neopterin hücresel immün aktivasyonun spesifik olmayan immünolojik belirteci olup; T lenfositlerden salınan interferon gama’nın oluşturduğu uyarıya yanıt olarak insan monosit ve makrofajlarında üretilmektedir. Bu çalışmada, psoriasisli hastalarda serum neopterin ve TNF-α düzeylerini araştırmayı ve PASI (Psoriasis Area and Severity Index) ile aralarında korelasyon olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 40 psoriasisli hasta ve 37 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm bireylerde serum neopterin ve TNF-α düzeyleri Enzyme Immunoassay (ELİSA) yöntemi ile ölçüldü. Psoriasisli hastalarda PASI skorlaması yapıldı ve serum neopterin ve TNF-α düzeyleri ile PASI skoru arasında korelasyon araştırıldı.
Bulgular: Psoriasisli hastalarda ortalama serum neopterin düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek idi (sırasıyla 11,04±5,42 nmol/L ve 5,44±2,40 nmol/L, p<0,001). Ortalama serum TNF-α konsantrasyonları da psoriasisli hastalarda (8,51±2,34) kontrol grubuna (7,09±1,77 pg/ml) kıyasla anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,013). Fakat serum neopterin ve TNF-α düzeyleri ile PASI skoru arasında anlamlı korelasyon yok idi (p>0,05 sırası ile r=-0,096 ve r=0,089). Serum neopterin düzeyleri ile serum TNF-α düzeyleri arasında da anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0,05, r=0,214).
Sonuç: Çalışmanın sonuçları serum neopterin ve TNF-α düzeylerinin psoriasisde hastalık şiddetini yansıtması açısından güvenilir bir laboratuvar belirteci olarak kullanılamayacağını göstermektedir.
Background and Design: Psoriasis is a T cell-mediated autoimmune skin disease characterized by hyperproliferation of keratinocytes and accumulation of activated T cells responding to a hitherto unidentified antigenic stimulus. Tumor necrosis factor-α (TNF-α) plays an essential role in the induction and maintenance of psoriatic lesion. Neopterin is a non-specific immunological marker of cellular immune activation, which is produced by human monocytes/macrophages as a result of interferon-gamma secretion by activated T lymphocytes. The aim of the presented study was to determine the levels of serum neopterin and TNF-α in psoriatic patients and to evaluate whether Psoriasis Area correlated with Severity Index (PASI) and serum levels of neopterin and TNF-α.
Materials and Methods: Forty patients with psoriasis and thirty-seven healthy controls were included in this study. Serum neopterin and TNF-α levels in all subjects were measured by the Enzyme Immunoassay (ELISA) method. The disease severity index was assessed in psoriatic patients by means of PASI and correlation of PASI scores with serum levels of neopterin and, TNF-α was investigated..
Results: The mean values of serum neopterin levels were significantly higher in patient group compared to healthy controls (11.04±5.42 nmol/L and 5.44±2.40 nmol/L, respectively, p<0.001). The mean of serum TNF-α concentrations were also found to be significantly elevated in patients with psoriasis (8.51±2.34 pg/ml) than in controls (7.09±1.77 pg/ml, p=0.013). However, PASI scores did not significantly correlated with serum levels of neopterin and TNF-α (p>0.05, r=-0.096, r=0.089, respectively). No statistically significant correlation was found between serum neopterin levels and serum TNF-α levels (p>0.05, r=0.214).
Conclusion: These results indicate that serum neopterin and TNF-α levels may not be used as a reliable immunological marker for monitoring the severity of psoriasis.

4.Comparison of Efficiency and Adverse Effects of Etanercept, Infliximab and Adalimumab in Patients with Psoriasis Vulgaris
Ayşe Pekdemir Şen, Nahide Onsun, Özlem Su Küçük, Ayşe Cinkaya
doi: 10.4274/turkderm.34976  Pages 11 - 14
Amaç: Bu çalışmada amacımız polikliniğimizde takip edilen ve etanersept, infliksimab, adalimumab uygulanan hastalarda bu ilaçların etkilerini, yan etkilerini, etkinlik başlangıç ve devamlılığını araştırmak ve karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Psoriasis Polikliniğimizde takip edilen etanersept (Grup 1) tedavisi almış olan 48, infliksimab (Grup 2) tedavisi almış olan 49 ve adalimumab (Grup 3) tedavisi almış olan 18 psoriasis hastasının dosyaları geriye dönük olarak tarandı, etki ve yan etkileri kaydedildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi, başlangıç PASI değerleri, 6, 12, 24, 36 ve 52.hafta PASI değişimleri ile bu sürede ortaya çıkan yan etkiler değerlendirildi.
Bulgular: Hastalarımızın %55,7’si (n=64) erkek, %44,3’ü (n=51) kadından oluşmaktaydı. Yaş ortalaması 44,53±12,91 (13-79) yıl, ortalama hastalık süresi 17,02±10,24 (1-60) yıl ve başlangıç PASI ortalaması 15,31±8,45 olarak bulundu. Grup 1’de 4 hastadan 1’inde karaciğer enzimlerinde yükselme ve herpes zoster, 1’inde konjestif kalp yetmezliği, 1’inde de pnömoni gelişmesi ve grup 2’de 3 hastadan 2’sinde şiddetli infüzyon reaksiyonu, 1’inde şiddetli bulantı ve halsizlik gelişmesi nedeniyle tedavi kesildi. Grup 1 ve 2’de 2, Grup 3’te ise 1 hastada INH intoleransı saptandı. Grup 1, 2 ve 3 arasında PASI 75 değerlerinin 6.haftada sırasıyla %27.27, %49,99 ve %46,66; 12. haftada %75,75, %85,28 ve %66,66; 24. haftada %93,54,%86,66 ve %83,33; 52. haftada %92,3, %84 ve %81,81 olduğu görüldü.
Sonuç: Çalışmadaki verilerimiz 52 hafta ile sınırlı olup orta ve şiddetli psoriasis hastalarında her üç biyolojik ajan da etkili bulunmuştur. Kronik plak psoriasiste hızlı hastalık kontrolü için istatistiksel olarak anlamsız (p=0,141) olmakla birlikte infliksimab ve adalimumabın, devamlı ve yüksek etkinlikte ise yine istatistiksel olarak anlamsız (p=0,573) olmakla birlikte etanerseptin daha başarılı olduğu görülmüştür.
Background and Design: Our aim was to evaluate and compare the effects, side effects, and onset and duration of action of etanercept, infliximab and adalimumab on patients followed in our psoriasis outpatient clinic.
Material and Method: Data was collected retrospectively from patient medical records. The study group was divided into three groups as follows: group 1 (n: 48) - patients on etanercept treatment, group 2 (n: 49) - on infliximab treatment and group 3 (n: 18) - on adalimumab treatment. Age, gender, duration of disease, PASI values at 0 (baseline), 6, 12, 24, 36, and 52 weeks and side effects were evaluated.
Results: 55.7% (n=64) of patients were male, 44.3% (n=51) were female. The median age of study group was 44.53±12.91 (13-79) years, the median duration of the disease was 17.02±10.24 (1-60) years, and the median initial PASI value was 15.31±8.45. The treatment was discontinued because of side effects: One of four patients had elevated liver enzymes, 1 - herpes zoster besides increased liver enzymes, 1 - congestive heart failure, and 1 patient had pneumonia, in group 1, two of three patients developed severe infusion reaction, 1 had severe nausea and fatigue, in group 2. Isoniazid intolerance was established in 1 patient in group 1, group 2 and group 3. PASI 75 values at 6th week in groups 1, 2 and 3 were 27.27%,49.99%,46.66%; at 12th week 75.75%, 85.28%, 66.66%; at 24th week 93.54%, 86.66%, 83.33%; and at 52nd week 92.3%, 84%, 81.81%, respectively.
Conclusion: Our data showed that all three biologic agents were effective in the treatment of moderate to severe psoriasis patients. Although not statistically significant, infliximab and adalimumab were more successful in terms of rapid control, whereas etanercept was more promising for continuous and high efficiency in chronic plaque psoriasis.

5.Assesment of Hearing Loss in Patients with Psoriasis
Serdar Cenk Güvenç, Hakan Turan, Süleyman Yılmaz, Mehmet Emin Yanık, Abdullah Berada, Cihangir Aliağaoğlu
doi: 10.4274/turkderm.15986  Pages 15 - 19
Amaç: Psoriasis keratinositlerin T hücre aracılı hiperproliferasyonuyla karakterize otoimmün, kronik, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Otoimmün hastalıklara eşlik edebilen sensörinöral işitme kaybı ilk olarak 1979 yılında McCabe tarafından tanımlanmıştır. Şu ana dek çeşitli otoimmün hastalıklara eşlik eden işitme kayıpları bildirilmiştir. Ancak psoriasisli hastalarda işitme kaybını değerlendiren çalışma sayısı azdır. Bu çalışmada psoriasisli hastalardaki işitme kaybının değerlendirilmesi hedeflendi.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2010 yılında polikliniğimize başvuran 51 psoriasis hastası ile 51 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Tüm olgular odyolojik değerlendirmeden önce tam bir kulak, burun, boğaz muayenesinden geçirildi. Takiben olgulara ses izolasyonu sağlanmış odyoloji laboratuvarında pure-tone odyometri değerlendirmesi yapıldı. Çalışmanın istatistiksel analizinde PASW Statistics sürüm 18.0.0 istatistik paket programı kullanıldı. P<0,05 ise istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Psoriasis ve kontrol gruplarının hava ve kemik yolu için tüm frekanslarda eşik değerler hastalarda kontrollere göre daha yüksekti. Sağ kulak hava yolu 1000 Hz, kemik yolu 500 ve 1000 Hz; sol kulak hava yolu 500 Hz, kemik yolu 500 Hz ölçümleri hariç tüm frekanslarda istatistiksel olarak da anlamlılığa ulaşıldı (p<0,05). Yaş ve hastalık süresi ile işitme kayıpları arasında korelasyon analizinde anlamlı bir ilişki saptanmadı. Yaş ve hastalık süresinden arındırılmış Psoriasis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ) skoru ile frekanslara uyan eşik değerler korelasyon analizi ile kıyaslandığında PAŞİ skoru ile orta ve yüksek frekanslardaki işitme kaybı arasında anlamlılık ve orta derecede korelasyon saptandı.
Sonuç: Psoriasiste deri, tırnak ve eklemlerde yapı ve fonksiyonların bozulmasındaki esas patolojik sürecin kronik inflamasyon olduğu düşünülmektedir. Biz aynı sürecin kohlea üzerinde de benzer etkiler yapabileceği düşüncesindeyiz. Yüksek PAŞİ skorları ile orta ve yüksek frekanslardaki işitme kaybı arasındaki korelasyonun hastalıktan sorumlu medyatörlerin alevli dönemlerde yüksek seviyelere çıkmasının beklenmedik bir sonucu olduğunu düşünmekteyiz.
Background and Design: Psoriasis is an autoimmune chronic inflammatory skin disease characterized by T-cell mediated hyperproliferation of keratinocytes. Sensorineural hearing loss accompanied by autoimmune diseases was first described by McCabe in 1979. Cases of hearing loss associated with various autoimmune diseases have been reported. However, the number of studies evaluating the hearing loss in patients with psoriasis is insufficient. In this study, we aimed to assess hearing loss in psoriasis patients.
Material and Methods: Fifty-one psoriasis patients, who were admitted to our outpatient clinic in 2010, and 51 healthy volunteers were included in the study. All participants underwent a complete ear, nose and throat examination before audiological assessment followed by, pure-tone audiometry in a sound-isolated audiology laboratory. Statistical analysis was performed using PASW Statistics version 18.0.0. A p-value less than 0.05 was considered statistically significant.
Results: The mean bone and hearing thresholds were higher for all frequencies in patients than in controls. The values reached statistical significance at all frequencies except for right ear air conduction at 1000 Hz, bone conduction at 500 and 1000 Hz, left ear air conduction at 500 Hz, and bone conduction at 500 Hz (p<0.05). We compared the Psoriasis Area and Severity Index (PASI) scores adjusted for age and disease duration and thresholds matched with frequencies and found a significant correlation between PASI score and hearing loss at medium and high frequencies.
Conclusion: In psoriasis, chronic inflammation is thought to be the main pathological process destroying structure and functions of skin, nails and joints. We think that the same process may affect the cochlea in a similar way. The correlation between high PASI scores and hearing loss at medium and high frequencies may be an unexpected result of increased inflammatory mediators responsible from the disease in exacerbation periods.

6.Knowledge, Behavior and Attitudes of University Students toward Sexually Transmitted Infections
Kurtuluş Didem Yazganoğlu, Güzin Özarmağan, Ayşegül Tozeren, Nuray Özgülnar
doi: 10.4274/turkderm.31957  Pages 20 - 25
Amaç: Bu çalışma, tıp fakültesi dışındaki bölümlerde okuyan üniversite öğrencilerinin cinsel yolla bulaşan infeksiyonlar (CYBİ’ler) hakkında bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel olarak planlanan bu araştırmada, altı haftalık bir süreçte, Mediko-Sosyal sağlık birimine herhangi bir nedenle başvuran, yabancı uyruklu olmayan öğrencilerin CYBİ’lere yönelik bilgi ve tutumları yanı sıra cinsel ilişki ve cinsel açıdan riskli davranışları, 37 sorudan oluşan bir anket ile değerlendirilmiştir. Üç yüz seksen sekiz öğrenci bu araştırmaya katılmıştır.
Bulgular: Öğrencilerin %56,9’u kadın, %43,1’i erkek olup yaş ortalaması 21,18±2,46’dır. Öğrencilerin %76,9’u CYBİ’lerle ilgili bilgisi olduğunu belirtmektedir. “İnternet” CYBİ’ler ile ilgili en sık (%63,9) başvurulan kaynaktır, bunu “arkadaşlar” (%48) takip etmektedir. CYBİ’ler arasında HIV isim olarak en sık bilinmekteyken (%96,8), bel soğukluğu (gonore), frengi (sifiliz), Hepatit-B, genital herpes, genital siğil ve Hepatit-C azalan sıklıklarda bilinmektedir. CYBİ’lerin vajinal ilişki ile geçtiği öğrencilerin %93,7’si tarafından bilinirken, kan yolu ile geçiş %69 oranında bilinmektedir. Anal ilişki ve oral ilişki ile geçiş sırasıyla %48,9 ve %32 oranında bilinmektedir. Öğrencilerin %32,9’u CYBİ belirtilerinden hiçbirini bilmediklerini ifade etmişlerdir. Kadın öğrencilerin %13,3’ü, erkeklerin ise %51,6’sı cinsel ilişki deneyimi olduğunu belirtmektedir. Cinsel deneyimler açısından cinsiyet değişkeninde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır (c2=62,722, p=0,001). Kadın öğrenciler daha geç yaşta cinsel deneyim yaşamışlardır (t=3,970, p=0,001). Erkek öğrencilerin yaklaşık yarısının (%55,8), kadın öğrencilerin hemen tamamının (%95,8) iki veya daha az farklı kişiyle cinsel deneyimi olmuştur (c2=9,564, p=0,008). Kondom kullanma açısından ise her iki grup benzer olarak riskli davranış gösterme eğilimindedir (c2=3,210, p=0,523).
Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada öğrencilerin büyük çoğunluğu HIV dışında diğer infeksiyonların varlığından habersiz olup, özellikle CYBİ’lerin bulaş yolları, belirtileri ve komplikasyonlarını bilmemektedir. Kondom kullanma sıklığının düşük olması davranışsal olarak da CYBİ’lere yakalanma riski altında olduklarını göstermektedir. Üniversite gençliğinin CYBİ’ler, riskli davranışlar ve kondom kullanımı konusunda eğitim yetersizliğinin olması ülkemizde bu konudaki eğitimin eksikliğine dikkat çekmektedir.
Background and Design: This study evaluates the knowledge, behavior and attitudes about sexually transmitted infections (STIs) among university students attending faculties other than medicine.
Materials and Methods: A cross-sectional and descriptive study was designed. A self-administered questionnaire comprising 37 questions was administered to students of Turkish nationality in a six-week period who attended to medico. Three hundred and eighty eight students completed the questionnaire.
Results: Among students, 56.9% were female and 43.1% were male. Mean age was 21.18±2.46. Of the students, 76.9% claimed that they knew about STIs. “Internet” (63.9%) was the most common source of information, followed-by “friends” (48%). HIV was the most common known disease as a STI (96.8%), followed-by gonorrhea, syphilis, hepatitis-B, genital herpes, genital warts, hepatitis-C. Of the respondents, 93.7% knew that STIs could be transmitted by vaginal sex, while 69% knew about transmission by blood, 48.9% by anal sex and 32% by oral sex. The rate of students who did not know any of the symptoms of STIs was 32.9%. Of the females 13.3% and of the males 51.6% stated to have sexual experience with statistically significant difference among sexes (c2=62.722, p=0.001). Females reported first sexual intercourse at an older age than males (t=3.970, p=0.001). Approximately half of the males (55.8%) and nearly all of the females (95.8%) who reported to have sexual activity had 2 or less sexual partners (c2=9.564, p=0.008). Both sexes showed risky sexual behavior about condom use (c2=3.210, p=0.523).
Conclusion: It seems that most of the Turkish university students are not aware of STIs other than HIV. They especially lack knowledge about symptoms, complications and transmission routes of STIs. The low rate of condom use shows their risky behavior to get STI. Lack of knowledge about STIs, condom use and risky sexual behaviors among university students deserve attention to the lack of education on this matter in our country.

7.Clinical Features of Herpes Zoster Infections in Childhood
Emine Çölgeçen, Öznur Küçük, Mehmet Balcı
doi: 10.4274/turkderm.94899  Pages 26 - 28
Amaç: Herpes zoster (HZ) çocukluk çağında nadir olan, özellikle immünsüpresyonu olan hastalarda görülebilen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, çocuklarda görülen herpes zoster infeksiyonunun klinik özelliklerini incelemektir.
Gereç ve Yöntem: Şubat 2009-Şubat 2011 tarihleri arasında dermatoloji ve pediatri polikliniklerinde HZ tanısı alan 24 çocuk hastanın verileri retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: 4-16 yas arasındaki 24 çocuk hastanın 14’ü kız (%58,3), 10’u erkekti (%41,7). Hastaların ortalama yaşı 10,6±3,7 yıldı. Hastalarda en sık yakınma kaşıntıydı (%54,2). Onaltı hastada torasik dermatom tutulurken, diğer hastalarda sırasıyla lumbar (n: 4), trigeminal (n: 3) ve sakral (n: 1) tutulumlar izlendi. Hastaların 11’inde stres, 2’sinde travma öyküsü bulunmaktaydı. Tedavi olarak 10 hastaya oral asiklovir, 3 hastaya oral valasiklovir ve 11 hastaya da sadece lokal tedavi verildi. Hastaların hiçbirinde komplikasyon gelişmedi.
Sonuç: HZ, immünsupresyonu olmayan sağlıklı çocuklarda da görülebilmektedir ve bu çocuklarda hastalık iyi seyirlidir.
Background and Design: Herpes zoster (HZ) is a rare disease in childhood and encountered especially in immunosuppressed patients. The aim of this study was to determine the clinical features of HZ in children.
Materials and methods: Records of 24 children, who had a diagnosis of HZ and were referred to the dermatology and pediatric outpatient clinic during February 2009-February 2011, were evaluated retrospectively.
Results: Twenty-four patients, - 14 female (58.3%, 10 male (41.7%) -, aged between 4 and 16 years were assessed. The mean age of the patients was 10.6±3.7 years. The most frequent complaint was pruritus (54.2%). Sixteen patients had thoracic involvement, whilst the rest had lumbar (n: 4), trigeminal (n: 3) and sacral (n: 1) involvements, respectively. Eleven children were distressed and 2 children had physical trauma. Ten patients were treated with acyclovir orally, 3 were given valacyclovir orally and the rest had only local treatment. No complications were reported.
Conclusion: HZ may be seen in healthy children with no immunosuppresion and the infection in these patients has a favorable course.

8.The Effect of Isotretinoin Administration on Anxiety and Depression Scores in Patients with Acne Vulgaris
Hatice Nur Azaklı, Emine Derviş, İlknur Altunay, Sinem Gönenli
doi: 10.4274/turkderm.01488  Pages 29 - 32
Amaç: Bu çalışmada akne vulgaris tedavisinde kullanılan izotretinoinin depresyon ve anksiyete ölçeği skorları üzerine etkisine bakarak depresyon ve anksiyete semptomlarına neden olup olmadığının saptanması amaçlandı.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 2007-2009 yılları arasında Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, 16-36 yaşları arasında, daha önce çeşitli topikal akne preparatlarına veya sistemik antibiyotik tedavilerine tatmin edici yanıt vermemiş, klinik şiddeti Allen-Smith Skalası’na göre grade 4 ile grade 8 arasında olan ve izotretinoin kullanımı endikasyonu konan 29’u erkek, 60’ı kadın, 89 akne vulgaris olgusu dahil edildi. Hastalara tedavi öncesinde ve 16 haftalık tedavinin bitiminde, toplam 2 kere Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği uygulandı.
Bulgular: Çalışmanın sonuçlarına göre izotretinoin kullanan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası anksiyete ve depresyon sıklığı ve tedavi öncesi ve tedavi sonrası anksiyete ve depresyon skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05).
Sonuç: Bu çalışmadan elde ettiğimiz veriler izotretinoin ile depresyon ilişkisini desteklememektedir.
Background and Design: In this study, we aimed to determine whether isotretinoin, used in the treatment of acne vulgaris, causes depression and anxiety symptoms by evaluating its effect on depression and anxiety scale scores.
Materials and Methods: Eighty-nine acne vulgaris patients (F/M: 60/29, age range: 16-36 years), who had attended the outpatient clinic of the Department of Dermatology at Haseki Education and Research Hospital between 2007 and 2009, were enrolled in the study. The clinical severity of acne vulgaris was between grade 4 and grade 8 according to Allen-Smith Scale. All patients were unresponsive to several previously applied topical acne preparations or systemic antibiotics treatments and had indication for isotretinoin use. The Hospital Anxiety and Depression Scale was administered to all patients twice; before and at the end of 16-week treatment.
Results: There was no significant difference between pre- and post-treatment anxiety and depression frequency and scores in patients treated with isotretinoin (p>0.05).
Conclusion: The findings of the present study do not support the presence of association between isotretinoin and depression.

9.Efficacy of Topical Sodium Sulfacetamide in the Treatment of Mild and Moderate Acne Vulgaris: A Randomized, Comparative Study
Ayşegül Turan, Hayriye Sarıcaoğlu, Emel Bülbül Başkan, Hakan Turan, Kenan Aydoğan
doi: 10.4274/turkderm.77698  Pages 33 - 38
Amaç: Hafif ve orta dereceli akne vulgariste en çok kullanılan topikal antibiyotikler klindamisin ve eritromisindir. Topikal antibiyotiklerin benzoil peroksit ile kombinasyonu etkinliği artırır ve Propionibacterium acnes’e karşı gelişen antibiyotik direncini azaltır. Sodyum sulfasetamid sülfonamid grubu bir antibiyotiktir. Uzun yıllardır bilindiği halde akne tedavisinde fazlaca yer almamaktadır. Ancak son zamanlarda kullanımı tekrar gündeme gelmiştir. Çalışmamızda hafif ve orta derecedeki akne vulgariste sodyum sulfasetamidin etkinliğini klindamisin ve eritromisin ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Karşılaştırmalı çalışmamızda akne vulgarisli 60 hasta, birinci grup sodyum sulfasetamid %10 losyon, ikinci grup klindamisin %1 losyon ve üçüncü grup eritromisin %2 jel 12 hafta süre ile günde iki kez uygulamak üzere, randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Her grupta 20 olgu yer aldı. Tedavi tüm hastalarda benzoil peroksit %5 losyon ile kombine edildi. Hastalar başlangıçta, 4, 8 ve 12. haftalarda noninflamatuvar (açık ve kapalı komedo) ve inflamatuvar (papül ve püstül) lezyon sayıları açısından değerlendirildi ve yan etkiler kaydedildi.
Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve akne süresi yönünden anlamlı fark yoktu (p>0,05). Çalışma sonunda her 3 tedavi yöntemi ile de istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0,05). Noninflamatuvar lezyon sayısı ve total lezyon sayısındaki azalma açısından 4, 8 ve 12. haftalarda her 3 grup arasında anlamlı fark saptanmazken inflamatuvar lezyon sayısındaki azalma açısından 8. haftada klindamisin diğer tedavilere göre daha üstün bulundu (p<0,05). Yan etki görülme oranları açısından da her 3 grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).
Sonuç: Bu çalışmada topikal sodyum sulfasetamidin, hafif ve orta şiddette akne vulgarisin tedavisinde, benzoil peroksitle kombine kullanıldığında klindamisin ve eritromisin gibi etkili ve güvenilir olduğu sonucuna varılmıştır. Bu sonuç daha geniş olgu sayılı çalışmalarla desteklenmelidir.
Background and Design: Clindamycin and erythromycin are the most widely used topical antibiotics in the treatment of mild to moderate acne vulgaris. The combination of topical antibiotics with benzoyl peroxide increases the efficacy of the treatment and reduces antibiotic resistance of Propionibacterium acnes. Sodium sulfacetamide is a sulfonamide antibiotic. Although it has been known for many years, it is not widely used in acne treatment. However, it has recently acquired currency again. In this study, we aimed to assess the efficacy of sodium sulfacetamide in the treatment of mild to moderate acne vulgaris and to compare with the other widely used topical antibiotics.
Material and Method: In our comparative study, 60 patients with acne vulgaris were randomly assigned into 3 groups, wherein the 1st, 2nd, and 3rd groups were applied sodium sulfacetamide 10% lotion, clindamycin 1% lotion, and erythromycin 2% gel, respectively, twice daily for 12 weeks. Each group consisted of 20 subjects. The treatment was combined with benzoyl peroxide in all groups. The patients were assessed for noninflammatory (open and closed comedones) and inflammatory (papules and pustules) lesion counts at 4, 8, and 12 weeks and, adverse events were recorded.
Results: There was no significant difference between the groups for age, sex and acne duration (p>0.05). Statistically significant decrease was obtained with all 3 treatment regimens at the end of the study (p<0.05). No significant difference was detected between the 3 groups regarding noninflammatory and total lesion counts at 4, 8, and 12 weeks, however, clindamycin was superior to other treatments at the 8th week regarding inflammatory lesion counts (p<0.05). There was no statistically significant difference in adverse effect rates between the three groups (p>0.05).
Conclusion: In this study, topical sodium sulfacetamide was found to be as effective and safe as erythromycin and clindamycin when combined with benzoyl peroxide in the treatment of mild to moderate acne vulgaris. These results should be supported by studies with larger cohorts.

10.Quality of Life, Anxiety and Depression Levels in Patients with Seborrheic Dermatitis
Mustafa Aksoy, Evrim Özkorumak, Sevgi Bahadır, Savaş Yaylı, Deniz Aksu Arıca
doi: 10.4274/turkderm.83792  Pages 39 - 43
Amaç: Seboreik dermatit, üzerinde sarımsı yağlı görünümde skuamların olduğu eritematöz plaklarla karakterize, sık görülen bir deri hastalığıdır. Kronik seyri, düzelme ve alevlenme dönemleri göstermesi nedeniyle hastaların yaşam kalitesinde bozulma, anksiyete ve depresyon düzeylerinde artışa neden olabilir. Bu çalışmanın amacı, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesidir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimize başvuran, bilinen psikiyatrik ve sistemik hastalığı olmayan, seboreik dermatit tanısı alan ardışık 50 hasta ve sosyodemografik özellikleri yönünden hasta grubu ile benzer 50 sağlıklı birey alınmıştır. Hasta grubuna Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi, hasta ve kontrol grubuna Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır.
Bulgular: Hastaların yarısında (%50) yaşam kalitesi az etkilenmiş veya etkilenmemiş olarak saptanırken, diğer yarısında (%50) yaşam kalitesi orta derecede veya çok etkilenmiş olarak saptandı. Anksiyete ve depresyon düzeyi, yaşam kalitesi olumsuz olarak etkilenmiş olan seboreik dermatit hastalarında daha yüksek bulundu. Ayrıca anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı.
Sonuç: Bu çalışma, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesinin olumsuz olarak etkilendiğini, yaşam kalitesindeki bozulma ne kadar fazla ise, anksiyete ve depresyon düzeylerinin de o kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlardan yola çıkarak, hastalığın psikolojik belirtilerini tanımak ve bu belirtilerle mücadele etmek, gerek hastaların yaşam kalitesini arttırmak, gerekse daha iyi tedavi yanıtı almak açısından önemlidir.
Background and Design: Seborrheic dermatitis is a common disease characterized by the presence of erythematous plaques with oily-yellow desquamation. Due to its chronic course with remission and exacerbation periods, seborrheic dermatitis can give rise to impaired quality of life and increased levels of anxiety and depression. The purpose of this study was to evaluate the levels of anxiety and depression and quality of life in patients with seborrheic dermatitis.
Material and Method: This study was conducted with 50 consecutive patients admitted to our clinic, who have been diagnosed with seborrheic dermatitis without any other systemic or psychiatric illnesses (patient group), and 50 healthy subjects with similar sociodemographic characteristics (control group). Dermatological Life Quality Index (DLQI) was administered to patient group; the Beck Depression Inventory (BDI) and the Beck Anxiety Inventory (BAI) were administered to both patient and the control groups.
Results: In one half (%50) of the patients, quality of life was found to be slightly affected or not affected at all, in the other half (%50), the quality of life was affected reasonably or greatly. Anxiety and depression levels were higher in seborrheic dermatitis patients with distortion in quality of life. Also, there was a positive correlation between the levels of anxiety and depression.
Conclusion: This study showed that the quality of life was affected by the seborrheic dermatitis negatively, and anxiety and depression levels were higher as much as the impairment of quality of life. According to these results, identifying the psychological symptoms of illness and dealing with these symptoms are important for both in increasing quality of life of patients and getting a well response to the treatment.

TURKDERM-9860
11.A Case of Cutaneous Leishmaniasis Mimicking Squamous Cell Carcinoma
Ali Murat Ceyhan, Gonca Meriç, Giray Aynali
doi: 10.4274/turkderm.93753  Pages 44 - 46
Kutanöz layşmanyazis (KL) infekte tatarcıkların deriyi ısırma esnasında bulaştırdığı Leishmania genusuna ait protozonların neden olduğu paraziter bir hastalıktır. Dünyanın pek çok yerinde ve ülkemizde halen önemli bir sağlık sorunudur. Sıklıkla çocukluk yaş grubunda görülmektedir ve lezyonlar daha çok yüz, boyun ve ekstremiteler gibi vücudun açıkta kalan kısımlarında yerleşim göstermektedir. Endemik bölgelerde ve tipik özellikler gösteren vakalarda tanı koymak oldukça kolaydır. Fakat hastalığın deri belirtileri oldukça çeşitlilik gösterebilmekte ve sık görülen birçok dermatozu taklit edebilmektedir. Leishmania alt tipi, konağın immün yanıtı ve yaşına bağlı olarak hastalık oldukça farklı ve atipik bulgular ile seyredebilmekte ve ilk muayenede KL tanısı kolaylıkla atlanabilmektedir. Kutanöz lezyonlardaki bu çeşitlilik ve sıra dışı bulgular, özellikle KL’nin nadir görüldüğü non-endemik bölgelerde deneyimsiz hekimler açısından tanısal zorluğa neden olabilmektedir. Bu yazımızda non-endemik bölgede yaşayan ve çiftçilik ile uğraşan 76 yaşındaki kadında skuamöz hücreli kanseri taklit eden bir KL olgusunu sunuyoruz.
Cutaneous leishmaniasis (CL) is a parasitic disease caused by protozoan belongs to the Leishmania genus and is transmitted to human skin by the bite of infected sand flies. It is still considered an important health issue in many parts of the world including our country. CL is most commonly seen in childhood and the lesions more frequently occur on the exposed parts of the body such as the face, neck and the extremities. The diagnosis of CL is quite easy in typical cases found in the endemic areas. However, the clinical spectrum of CL can be very broad and it can mimic a number of common dermatoses. Depending on subspecies of the Leishmania, immune response of the host and age, it may represent quite different and atypical cutaneous manifestations which elude diagnosis in the first instance. The variety of cutaneous findings and unusual presentations can lead to diagnostic challenge especially for inexperienced physicians in non-endemic areas where the disease is less frequently seen. In this report, we describe a case of CL which clinically mimicked squamous cell carcinoma in a 76-year–old female farmer living in a non-endemic area.

12.Three Familial Cases with Ectrodactyly Ectodermal Displazia-Clefting Syndrome
Selma Bakar Dertlioğlu, Demet Çiçek, İlyas Özardalı
doi: 10.4274/turkderm.65707  Pages 47 - 49
Anne-baba arasında akraba evliliği öyküsü olan dört çocuklu bir aile 10 yaş, altı yaş ve üç aylık kız çocuklarında saçlarda uzamama, tüm vücut kıllarında seyrelme ve parmaklarda şekil bozukluğu şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Hastaların dermatolojik muayenesinde saçlar, kaşlar ve ekstremitelerde kıllarda seyrelme, tırnaklarda subungual hiperkeratoz, palmoplantar hiperkeratoz, deride yaygın terleme kaybı ve kuruluk, dişlerde konik görünüm ve hipodonti saptandı. Her üç kardeşin de ellerinde 3-4. parmaklarda, ayaklarında 2-3-4. parmaklarda proksimalde yapışıklık gözlendi. Hastalardan alınan deri biyopsi materyallerinin histopatolojik incelenmesinde kıl folikülleri ve sebase glandlarda sayıca azalma ve boyutlarda küçülme saptandı. Klinik ve histopatolojik değerlendirme sonucunda Ektrodaktili ektodermal displazi-klefting sendromu tanısı konulan bu ailesel olguları nadir gözlenmesi nedeniyle sunuyoruz.
A family of four children where mother and father had history of consanguineous marriage presented at our clinic due to lack of hair growth, thinning of all body hair and finger deformities in their three daughters aged 10 years, six years and three months. Dermatological examination of the cases showed thinning of the hair on the scalp, eyebrows, and extremities, subungual hyperkeratosis in nails, palmoplantar hyperkeratosis, cutaneous xerosis and loss of sweating, conical appearance and hypodontia in the teeth. All three siblings were seen to have the 3rd and 4th digits on the hand and the 2nd, 3rd and 4th digits on the feet to be proximally conjoined. Histopathologic examination of the cutaneous biopsy materials taken from the patients revealed a decrease in the number and size of hair follicles and sebaceous glands. We present these familial cases who were diagnosed with Ectrodactyly-ectodermal dysplasia-clefting syndrome as a result of clinical and histopathologic evaluation due to their rarity.

13.Harlequin Syndrome With Hemifacial Atrophy: A Case Study
Mualla Polat, Esra Tuğ, Halil İbrahim Atasoy, Ali Haydar Parlak
doi: 10.4274/turkderm.59455  Pages 50 - 52
Harlequin sendromu, yüzün bir yarısına sınırlı sıcaklık, emosyonel nedenler ve egzersiz ile flashing ve terlemenin olduğu otonomik bir sendromdur. Fasiyal flashing ve terleme “Harlequin işareti” olarak adlandırılır. Bu nadir özellik, “Harlequin işareti”, yüzün flashing gerçekleşmeyen tarafında pre ya da postgangliyonik düzeyde lokalize bir servikal sempatik defisit nedeniyle lokal bir otonomik disfonksiyon gerçekleşmesidir. Konjenital Horner sendromuna neden olan bir lezyonun (pregangliyonik ya da postgangliyonik) muhtemel anatomik bölgesi belirlenmeye çalışıldığında görülebilir. Harlequin sendromu birkaç diğer sendromla da örtüşmektedir. Parry-Romberg sendromu etyolojisi bilinmeyen nadir klinik bir durumdur. Progresif hemifasiyal atrofi olarak da tanımlanır. Asimetrik fasiyal flashing ve terlemesi, ve yüzünün sağ yanında hemifasiyal atrofisi bulunan 9 yaşında erkek çocukta, fasiyal flashing ve terleme egzersiz, ısı artışı, ve emosyonel nedenler ile artmaktaydı.
Harlequin syndrome is an autonomic syndrome of heat, emotion and exercise induced flushing and sweating limited to one side of the face in combination with impairment of sweating and flushing on the contralateral side. Facial flushing and sweating has been named the "Harlequin Sign". This rare feature, "Harlequin Sign", represents a local autonomic dysfunction due to a cervical sympathetic deficit located at the pre or postganglionic level on the non-flushing side. Harlequin syndrome overlaps with several other syndromes. Parry-Romberg syndrome is a rare clinical entity of an unknown etiology. It is also described as progressive hemifacial atrophy. We report a nine-years old Turkish boy with asymmetrical facial sweating, flushing and hemifacial atrophy on the right side of his face. Facial flushing and sweating are induced by exercise, thermal, and emotional stimuli.

14.Topical Dimethylsulfoxide: Successful Treatment of a Case of Localized Cutaneous Mucinosis
Bengü Gerçeker Türk, Meltem Türkmen, İlgen Ertam, Sinem Yaprak Karavana, Tuğrul Dereli
doi: 10.4274/turkderm.86658  Pages 53 - 54
Deri müsinozu, dermiste anormal müsin birikimi ile karakterize bir konnektif doku hastalığıdır. Hastalığın nadir görülmesinden dolayı hastalığın tedavisi sadece olgu bildirimleri ile sınırlıdır. Literatürde dimetil sülfoksitin deri müsinozu tedavisindeki kullanımı, oral dimetil sülfoksitin ile tedavi edilen bir skleromiksödem olgusu ile sınırlıdır Burada %50 dimetil sülfoksit jelin topikal kullanımı ile başarılı sonuç alınmış bir lokalize deri müsinozu olgusu sunulmaktadır.
Cutaneous mucinoses is a connective tissue disorder characterized by the abnormal deposition of mucin in the dermis. Treatment of the disorder is limited only to case reports because of the rarity of the disease. The literature about the usage of dimethyl sulfoxide in cutaneous mucinosis is limited only to a case report of scleromxyedema treated by oral administration of the chemical. Herein, we report a case of localized cutaneous mucinosis who have been treated successfully with topical 50% dimethyl sulfoxide bioadehesive gel.

WHAT IS YOUR DIAGNOSIS?
15.What is Your Diagnosis?
Şirin Yaşar, Pembegül Güneş, Zehra Aşiran Serdar
Pages 55 - 56
Abstract | Full Text PDF

FROM THE DEPTHS OF DERMATOLOGY
16.From the Depths of Dermatology
Ekin Şavk
Page 57
Abstract | Full Text PDF

NEW PUBLICATIONS
17.New Publications: “Treatment of Metastatic Melanoma”

Page 58
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale