E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 36 (3)
Volume: 36  Issue: 3 - 2002
EDITORIAL
1.
Oral mukoza kontakt dermatitlerine yaklaşım
Özlem Su
Page 171
Abstract | Full Text PDF

REVIEW ARTICLE
2.Vasculitis of classification: Historical progression
Sevgi Bahadır, Savaş Yaylı
Pages 173 - 177
Vaskülitler damar duvarının inflamasyonudur. Sistemik vaskülitler büyük heterojen bir klinikopatolojik antite grubunu ifade eder. 1952' de Zeek, nekrotizan vaskülitlerin sınıflamasını inflamatuar sürecin tuttuğu damarların büyüklüğü üzerine kurarak klinikopatolojik bulguları birleştiren ilk otorite oldu. Daha sonraları bir dizi alternatif sınıflandırma teklif edildi. bu önerilerde farklı isimler aynı hastalığa, aynı isimler ise farklı hastalıklara atfedildi. 1993' te Chappel Hill Konsensun Konferansında vaskülitlerin tanısı konusunda deneyim sahibi komitenin önerdiği tutulan damar çapına göre sınıflandırma, halen geçerliliğini sürdüren sınıflandırmadır.
Vasculitis is inflammation of a vessel wall. The systemic vasculitides represent a highly heterogeneous group of clinicopathological entities. In 1952, Zeek became the first author to incorporate a clinicopathological assessment based on the size of the vessels involved in the inflammatory process in her classification of necrotizing vasculitis. A number of alternative classification systems were proposed later. In this respect, different names were suggested to the same diseases, where as different diseases were referred by the same. During the Chappel Hill Consensus Conference in 1993, the classification proposed by a commitee experienced in the diagnosis of vasculitis based on the diameter of the effected vessels, is still valid.

ORIGINAL INVESTIGATION
3.The role of psychological factors in alopecia areata and the impact of the disease on quality of life
A. Tülin Güleç, Nilgün Taşkıntuna, Çağtay Duru, Yasemin Saray, Cenk Akçalı
Pages 178 - 181
Alopesi areatanın (AA) patogenezinde psikolojik faktörlerin rolü çok uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu kontrol gruplu çalışmada stres verici yaşam olayları ve diğer psikolojik faktörlerin AA' nın etiyopatogenezindeki önemini belirlemek amaçlanmıştır. Hastalığın yaşam kalitesi üzerine olan etkisi de araştırılmıştır. AA tanısı alan 52 yetişkin hasta (18 kadın, 34 erkek) ile kontrol grubu olarak yaş ve cinsiyetleri hasta grubu ile uyumlu, saç dökülme şikayeti bulunmayan 52 hastane personeli, ana yaşam olayları listesi, Beck depresyon ve Beck anksiyete envanterleri ve kısa-form 36 ölçekleri (KF-36) ile değerlendirildi. Stres verici yaşam olayları, depresyon ve anksiyete total puanları göz önüne alındığında hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. KF-36' nın 8 alt ölçeğinden üç tanesinde (vitalite, sosyal fonksiyonlar, mental sağlık skorları) iki grup arasında anlamlı bir fark olduğu bulundu. Çalışmamızın sonuçları AA' nın patogenezinde psikolojik faktörlerin rol oynadığı görüşünü desteklememektedir. Öte yandan, verilerimiz AA' nın yaşam kalitesini kısmen de olsa olumsuz etkilediğini göstermektedir, dolayısıyla etkili bir tedavi için seçilmiş hastalara psikolojik yönden destek tedavide uygulanmasının faydalı olacağı görüşündeyiz.
Background and design: The role of psychological factors in the pathogenesis of alopecia areata (AA) has long been a subject of debate. This case-control study was undertaken to determine the significance of stressful life events and the other psychological factors in the etiopathogenesis of AA. The impact of the disease on quality of life was also assessed. Materials and Methods: Fifty-two adult patients (18 females, 34 males) diagnosed with AA and 52 age- and sex-matched individuals selected from hospital personal without any hair loss as a control group were evaluated with major life events scale, Beck depression and Beck anxiety inventories, and 36-item short form health
survey (SF-36). Results: There was no statistical difference between the patient and control groups regarding the total scores of the stressful life events, depression and anxiety. Of the 8 subscales of SF-36, three of them (vitality, social functioning and mental health scores) turned out to be statistically significant between the two groups. Conclusions: Our data provides no evidence that psychological factors are involved in the pathogenesis of AA. On the other hand, our findings indicate that AA has a partly negative impact on quality of life, so we think that psychologic intervention should be useful in selected patients for an effective treatment.

4.Anti-gliadin antibodies in psoriasis
Aylin Kalaycıyan, Aykut Çelik, Tufan Kutlu, Güngör T. Tümay, Agop Kotogyan
Pages 182 - 187
Psoriasis toplumun %1-2' sini etkileyen, hiperproliferatif ve papüloskuamöz bir hastalıktır. Etyolojisi yapılan çok sayıda araştırmaya rağmen tam olarak aydınlatılmamıştır. Son yıllarda psoriatik hastalarda gluten hipersensitivitesi ve buna bağlı olabilecek bir enteropatinin varlığından sözedilmektedir. Buğday gibi tahıl ürünlerini oldukça fazla tüketen toplum olarak, psoriasiste gluten hipersensitivitesinin varlığını ve hastalığın genel özellikleri ile ilişkisini araştırdık. Bu amaçla 127 psoriatik hasta, 31 kişilik kontrol grubu ve 6 kişilik Çölyak hasta grubu, serumda antigliadin IgA ve IgG tip antikorlar ölçülerek karşılaştırıldı. Ayrıca, psoriatik hastalarda, antikorların varlığı ile gastrointestinal şikayetler, artropati, tırnak tutulumu, klinik prezantasyon, hastalığın başlangıç yaşı ve ailede psoriatik bireyin mevcudiyeti arasındaki olası ilişki de araştırılmıştır. Psoriatik hastalarda %16.5 oranında antigliadin IgA antikor pozitifliği saptanmış ancak kontrol grubuna (%9.6) kıyasla anlamlı bir bulgu olmadığı görülmüştür. Antigliadin antikorlarının varlığı hiçbir klinik parametre ile ilişkili bulunmamıştır. Psoriasiste antigliadin antikorlarında, çok anlamlı olmasa da, bir artış olduğu görülmektedir. Gastrointestinal sisteme yönelik şikayetlerden bağımsız ve antigliadin antikorları pozitif olan alt grubunun mevcudiyeti dikkati çekmektedir. Yapılan diğer araştırmaların ışığında, bu alt grubu saptamak ve yapılabildiği ölçüde glutensiz diyet uygulamak, bu hastalar için yeni bir ümit kaynağı olabilir.
Background: Psoriasis is a hyperproliferative and papulosquamous skin disorder that affects 1-2% of the population. Despite extensive studies done, aetiology is still to be elucidated. Recently, gluten hypersensitivity and a possible enteropathy are being investigated in psoriasis. As a population, with a diet mainly based on cereals like wheat, we have studied the presence of gluten hypersensitivity in psoriasis and its possible influence on the general manifestations of the disease.
Materials and methods: IgG and IgA type antibodies to gliadin were quantified in 127 patients with psoriasis, the age and sex matched control group of 31 individuals and 6 patients with celiac sprue. A possible impact of the presence of antigliadin antibodies on the disease characteristics, namely arthropathy, clinical presentation, age of onset, gastrointestinal symptoms and the presence of a psoriatic family member, was investigated. Results: It was found that 16.5% of patients with psoriasis had serum levels of IgA antibodies to gliadin. Despite being relatively a high percentage when compared to those of the control group (%9.6), it was not a statisticallysignificant increase. The presence of antibodies to gliadin had no influence on the disease characteristics. Conclusion: Despite being insignificant, an increase in the presence of antibodies to gliadin was noted in patients
with psoriasis. There seems to be a subgroup of psoriasis patients with positive antibodies to gliadin but without gastrointestinal symptoms. Along with other studies, it seems to be important to try to identify this subgroup, which might benefit from a gluten-free diet.

5.The role of antigliadin antibodies and their relation with HLA antigens in activation of psoriasis vulgaris
Kenan Aydoğan, Necdet Tokgöz, Şükran Tunalı
Pages 188 - 193
Etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen psoriazis vulgarisin (PV) otoimmun bir hastalık olan gluten duyarlılığı enteropatisi (GDE) ile olan birlikteliğine son yıllarda yapılan çalışmalarda dikkat çekilmektedir. Çalışmamızda aktif dönemindeki PV hastalarında GDE ile ilişkili otoantikorlar olan IgA ve IgG antigliadin antikor (AGA) pozitifliği ve bunların HLA antijenleri ile olan ilişkileri araştırıldı. Bu amaçla, klinik ve patolojik olarak PV tanısı konan 42 olguda serum IgA AGA ve IgG AGA, serum immunglobulinleri, kompleman C3c ve C4, eozinofil katyonik protein (ECP), total IgE ve gluten spesifik IgE test sonuçları ile HLA sınıf I (ABC) ve sınıf II (DR,DQ) antijenleri incelendi. Sağlıklı ve akrabalık ilişkisi olmayan 40 kişi serolojik incelemeler için, 71 kişi de HLA antijenlerinin karşılaştırılması için kontrol grubu olarak alındı. Araştırma grubunda saptanan IgA AGA test pozitifliği kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yokken (p=0.056) IgA ve/veya IgG AGA test pozitifliği açısından farklılık saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.03). Araştırma grubunda, IgA ve/veya IgG AGA (+) ve (-) hastalar arasında, total IgE, serum ECP ve gluten spesifik IgE test sonuçları açısından farklılık bulunmadı. IgA AGA (+) ve IgA ve/veya IgG AGA (+) olgularda serum IgA düzeylerinde anlamlı oranda artış saptandı (sırasıyla p< 0.01, p<0.05). Araştırma grubu HLA sınıf I antjenleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında IgG AGA 8+) olanlarda HLA-A32' de artma (p=0.02,), IgG AGA (-) olanlarda HLA-A30' da artma (sırasıyla p=0.02, p=0.04) bulundu. HLA sınıf II antijenlerinde ise IgA AGA (+) olanlarda HLA-DQ1' de artma (P=0.01), IgA AGA (-) olanlarda, HLA-DR14' de artma saptandı (p=0.01). Sonuç olarak aktif PV olgularında farklı genetik alt yapılar gluten sensitif otoantikorların oluşumunda risk faktörü olabilir. Gelişen bu antikorlar PV etyopatogenezinde faktör ya da kofaktör rolü oynayabilir. Bu sonuçların başka prospektif çalışmalarla da desteklenmesinin yararlı olacağı düşünüldü.
Background and Design: Recent reports about the association of gluten sensitive enteropathy (GSE) and psoriasis vulgaris (PV) of unknown etiology are noteworthy. In our study we investigated the positivity of IgA and IgG antigliadin antibodies (AGA) which are related with GSE in PV patients as well as their relation with HLA antigens. Materials and Methods: IgA AGA and IgG AGA, immunoglobulins, complement C3c and C4, eosinophil cationic protein(ECP), total IgE levels, gluten spesific IgE antibodies and HLA class I(ABC) and class II (DR, DQ) antigens were investigated in 42 cases diagnosed as psoriasis vulgaris clinically and histopathologically, the control group included 40 healthy volunteers for serological comparison, 71 healthy volunteers were also evaluated for HLA antigens. Results: While there was no statistically difference between study and control groups in respect with IgA AGA positivity (p=0.056). Positivity for IgG AGA, IgA or/and IgG AGA were statistically different (p=0.001, p=0.03 respectively). In the study group there was no difference of total IgE level, ECP and gluten spesific Ig E results in IgA and /or IgG AGA positive and negative patients. Serum total IgA antibody level was significantly elevated in IgA AGA positive and IgA and/or IgG AGA positive patients (p<0.01, p<0.05 respectively). When HLA Class I antigens were compared in study and control group, HLA-A32 positivity was significantly more frequent in IgG AGA positive patients (p=0.02), HLA-A30 was found to be elevated in IgG AGA negative and IgA AGA negative patients. Elevations of HLA-DR16 and HLA-DQ1 were found in IgG AGA positive patients
(p=0.01, p=0.006 respectively) and HLA-DQ1 was found to be elevated in IgA AGA positive patients
(p=0.01). HLA-DR14 was elevated in IgA AGA negative patients(p=0.01). Conclusion: In conclusion, different genetic structures may be risk factor for the formation of gluten sensitive autoantibodies in active PV. The development of these antibodies may be factors or cofactors in PV etiopathogenesis.
We suggest that the results of our preliminary study should be confirmed with further research.

6.A. Clinical staging and results of therapy in patients with Mycosis Fungoides
Hayriye Sarıcaoğlu, Rıdvan Ali, Fahir Özkalemkaş, Kenan Aydoğan, Şükran Tunalı, Mehmet Tunalı
Pages 197 - 200
Kasım 1987-Mayıs 1997 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Mikozis Fungoides tanısıyla takip edilen, yaşları 44-60 arasında değişen 5’i kadın, 11’i erkek toplam 16 hastaya ait bulgular gözden geçirildi.Biyopsi ile tanı konulduğu tarihte, mevcut lezyonların tipi, lokalizasyonu ve histopatolojik sonuçlarına göre TNM sınıflandırması ile klinik evrelendirilmeleri değerlendirildi. Buna göre, 10 hasta (% 62.50) evre I B, 1 hasta (%6.25) evre II A, 3 hasta (% 18.75) evre II B, 1 hasta (7.25) evre III B, 1 hasta (6.25) evre IV B olarak kabul edildi. Olguların % 62.5’unun evre I B aşamasında başvurduğunu saptadığımız çalışma sonuçlarımız, erken evrede tedaviye yanıtın daha iyi olduğu görüşlerini desteklemektedir.
Background: Mycosis Fungoides is the most common primary skin lymphoma and clinical stating of this disease is very important for determination of the treatment and prognosis. Method: The clinical signs of 16 patients, aged between 44 and 60, who had been followed from November 1987 to May 1997 in Uluda¤ University Medical Faculty with a diagnosiss of Mycosis Fungoides were reviewed.
Result: Ten of the patients were in stage I B, 1 in II A, 3 in II B and 1 in IV B. Conclusions: The results of study, which has shown that 62.5 % of cases applied to our clinic in stage I B, supports the idea of better clinical response in eraly stages as well.

7.The prevalance of acne vulgaris in primary schools in the city center of Sivas
Ahmet Güldü, Melih Akyol, Sedat Özçelik, Mehmet Marufihah, Murat Polat
Pages 202 - 205
Akne vulgaris en sık deri hastalıklarından biridir. Akne genellikle adelosan dönemin bir hastalığı olarak düşünülür. Adelosan dönemde akne prevalansını değerlendiren çok sayıda çalışma vardır, oysa özellikle puberte öncesi dönemde akne vulgaris epidemiyolojisine ait literatürde birkaç çalışma vardır. bu çalışmanın amacı Sivas' da ilköğretim çağındaki çocuklarda akne vulgaris prevalansını ve şiddetini belirlemekti. Bin sekiz yüz doksan iki öğrenci fasyal akne yönünden muayene edildi. Akne şiddeti hafif, orta ve şiddetli olarak tanımlandı. Akne vulgaris prevalansı istatistiksel olarak analiz edildi. ilköğretim çağı çocuklarında akne vulgaris prevalansı %16.7 olarak bulundu. Akne erkeklerin %13.4' ünde, kızların ise %20.2' sinde tespit edildi. akne vulgarisli çocukların çoğu (%94.94) aknesinin farkındaydı. İlköğretim çağı çocuklarında akne vulgarisin değerlendirilmesinde yaş, cinsiyet, çevresel ve sosyoekonomik faktörler göz önüne alınmalıdır.
Background and design: Acne vulgaris is one of the most common skin diseases. Acne is usually considered a disorder of adolescence. A number of studies have examined the prevalance of acne in adolescent population, however, there are few studies in the literature concerning the epidemiology of acne vulgaris, especially early stages of puberty. The aim of this study was to assess the prevalance and severity of acne vulgaris in primary school children in Sivas.
Methods: One thousand eight hundred ninety two children were examined for facial acne. The severity of acne vulgaris has been defined as mild, moderate, and severe. The prevalance of acne vulgaris was analysed statistically. Results: We found that the prevalance of acne vulgaris in primary school children was 16.7%. Acne was present in 13.4% of males and 20.2% of females. The majority of children with acne vulgaris (94.94%) were aware from their acnes. Conclusion: It should be taken into consideration age, gender, environmental factors, and socioeconomic factors
in the evaluation of acne vulgaris in primary school chidren.

TURKDERM-9860
8.Rudimentary polydactyly
Özlem Yerebakan, Mehmet Akif Çiftçioğlu, Oya Ermiş, Bahar Kılıçaslan, Serdar Tüzüner, Ertan Yılmaz
Pages 208 - 210
Rudimanter polidaktili, fazla sayıdaki parmağın fötal dönemde destrüksiyonu sonucu gelişen, beşinci parmak lateral yüzüne ilişik ufak papüllerle karakterize bir ampütasyon nöromasıdır. Dikkat çekici histopatolojik bulgular, dermiste belirgin nöral proliferasyon ve dermal papillada artmış Wagner-Meissner cisimleridir. Burada, tipik klinik ve histopatolojik bulgularıyla bilateral rudimanter polidaktili tanısı alan 21 yaşındaki bir kadın hasta sunulmakta ve ayırıcı tanı gözden geçirilmektedir.
Rudimentary polydactyly is an amputation neuroma secondary to the destruction of supernumerary digits in utero, characterised by small papules attached to the lateral aspect of the fifth finger. The striking histopathologic features are the marked neural proliferation in the dermis and the large number of Wagner-Meissner bodies in the dermal papillae. Here, we present a 21-year-old female patient with bilateral rudimentary polydactyly representing typical clinical and histopathological features and, we review the differential diagnosis of the case.

9.Hypohidrotic ectodermal dysplasia with bilateral athelia: a case report.
Bilal Doğan, Oktay Taşkapan, Yavuz Harmanyeri
Pages 211 - 212
Hipohidrotik ektodermal displazi, olguların hemen tümünde X' e bağlı geçiş göstermektedir. Başlıca özellikleri, hipotrikoz, azalmış veya tamamen kaybolmuş terleme ve parsiyel veya tam anodontiya'dır. Nadir görülmesi sebebiyle, bilateral meme başı yokluğu gösteren hipohidrotik ektudermal displazili bir erkek infant sunuyoruz.
Hypohidrotic ectodermal dysplasia (HED) shows X-linked recessive inheritance in almost all cases. The main features are hypotrichosis, absent or reduced sweating and partial or total anodontia. We present a male infant who has HED with bilateral athelia, because it is rarely seen.

10.Acute generalized exanthematous pustulosis induced by penicilline: case report
Evren Sarıfakıoğlu, Tülin Güleç, Deniz Seçkin
Pages 213 - 216
Akut jeneralize ekzanmatöz püstülozis yakın zamanda tanımlanmış, nadir görülen püstüler bir dermatozdur. Etyopatogenezinde başlıca antibiyotikler olmak üzere ilaçlar, virüsler, civaya maruz kalma ve besin zehirlenmesi suçlanmaktadır. Klinik bulgular, akut başlangıç gösteren, yaygın eritemli bir zeminde ortaya çıkan, foliküler yerleşimli olmayan, çok sayıda, steril, yüzeyel püstüllerle karakterizedir. Ateş ve lökositozun sıklıkla eşlik ettiği bu dramatik tabloda kısa sürede spontan düzelme olması tipiktir. Burada, oral penisilin tedavisi sonrasında akut jeneralize ekzantematöz püstülozis gelişen 24 yaşındaki bir erkek hasta sunulmaktadır.
Acute generalized exanthematous pustulosis is a rare pustular dermatosis that has been recently described. Drugs mainly antibiotics, viruses, contact with mercury and food poisoning have been implicated in the etiopathogenesis of this disorder. The clinical manifestations are characterized by the acute onset of numerous, nonfollicular, sterile, superficial pustules located on widespread erythema. Fever and leukocytosis may frequently accompany this dramatic situation where rapid spontaneous recovery is typical. Herein, we present a 24-year-old male patient who had acute generalized exanthematous pustulosis after penicilline treatment.

11.A case of malignant eccrine poroma on the leg
Can Ceylan, Fezal Özdemir, Alican Kazandı, Gülşen Kandiloğlu, Sezer Erboz
Pages 218 - 220
Malin ekrin poroma, ekrin ter bezinin intraepidermal ve dermal kanalı yönünde diferensiasyon gösteren nadir bir neoplazidir. 70 yaşında sol bacağında malin ekrin poroma saptanan kadın hasta literatür bilgileri ışığında gözden geçirilerek tanımlanmıştır. Lezyon cerrahi eksizyon sonrasında rutin histopatoloji ve immunohistokimyasal boyama ile incelendi. Histopatolojik değerlendirmede tümör hücreleri epidermisten başlayan kordonlar ve adalar oluşturmak suretiyle dermise doğru uzanmaktaydı. Tümör hücreleri nükleer atipi, pleomorfizm ve anormal mitoz göstermekteydi. Ayrıca tümör hücreleri arasında duktal diferensiasyon sahaları ve diskeratotik hücreler gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak ise duktal diferansiasyon alanlarında karsinoembriyonik antijen pozitif boyanma özelliği gösterdi. İki yıllık takip sonucu metastaz veya rekürrens bulgusu saptanmadı.
Malignant eccrine poroma is an uncommon neoplasm which shows differentiation throughout intraepidermal and dermal duct of eccrine sweat gland. A case of malignant eccrine poroma on the left leg in a 70-year-old female is described with a review of the literature. Following the surgical excision, the lesion was evaluated by routine histopathology and immuno-histochemical staining. In the histopathological evaluation, the tumour cells arise from epidermis extended into the dermis forming chordons and islands. The tumour cells showed nuclear atypia, pleomorphism and abnormal mitotic figures. In addition, dyskeratotic cells and ductal differentiation areas were seen among tumour cells. ‹mmunohistochemically, carcinoembryonic antigen was positive in the areas of ductal differentiation. Two years of follow-up revealed no recurrence or metastasis of the tumour.

12.A case of pyoderma gangrenosum associated with rheumatoid arthritis
Ayşın Köktürk, Aziz Yazar, Tamer İrfan Kaya, Aynur Koca
Pages 221 - 222
Pyoderma sıklıkla kronik inflamatuar veya malin hastalıklarla birlikte olabilen ülseratif bir deri hastalığıdır. Ülseratif kolit, romatoid artrit, Crohn hastalığı, IgA monoklonal gammopati, kronik aktif hepatit, HIV enfeksiyonu, hematolojik ve lenforatiküler maliniteler pyoderma gangrenozum ile birlikte olabilen hastalıklardandır. Burada, demonstratif olması nedeniyle romatoid artritin eşlik ettiği bir pyoderma gangrenozum olgusu sunulmaktadır.
Pyoderma gangrenosum is an ulcerating skin disease which often occur in association with chronic inflammatory or malignant disease: Ulcerative colitis, rheumatoid arthritis, Crohn’s disease, IgA monoclonal gammopathy, chronic active hepatitis, HIV enfection, and hematologic and lymphoreticular malignancies are among the many diseases seen in conjunction with pyoderma gangrenosum. We present a rheumatoid arthritis patient with typical lesions of pyoderma gangrenosum.

CONTINUING MEDICAL EDUCATION
13.Green tea in dermatology
Ulviye Atılganoğlu
Pages 223 - 226
Oksidatif stres ve UV radyasyonunun oluşturduğu deri hasarı, inflamasyon, erken deri yaşlanması ve deri kanserleri gibi pek çok hastalıkta rol oynamaktadır. Yeşil çayın %3' unu oluşturan polifenoller güçlü antioksidanlardır. Hayvan modelleri ve gönüllü insanlarda yapılan çalışmalarda yeşilçay polifenollerin UV radyasyonu öncesi sistemik ve yerel kullanımının antiinflamatuvar ve antkarsinojenik etki sağlayabileceği gösterilmiştir.
Oxidative stress and UV irridation have significant effects on the development of skin inflammation, premature aging and skin tumors. Polyphenols have strong antioxidative effects and green tea is a rich source of polyphenols (%30). The results of the studies done with animal models and volunteer humans established that the topical and systemic use of green tea can protect skin from the harmfull effects of UV and prevent carcinogenesis.

TURKDERM-6637
14.
20. Dünya Dermatoloji Kongresi'nin Ardından
Mukaddes Kavala
Page 227
Abstract | Full Text PDF

15.
Haber Sayfası

Page 228
Abstract | Full Text PDF

16.
IV. Çukurova Dermatoloji Günleri'nin Ardından
Şükran Tunalı
Page 230
Abstract | Full Text PDF

NEW PUBLICATIONS
17.
Skleroterapi: Variköz ve Telenjiektatik Bacak Venlerinin Tedavisi

Page 231
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale