E-ISSN 2651-5164 / Print-ISSN 2717-6398
TURKDERM - Turkish Archives of Dermatology and Venereology - Turkderm-Turk Arch Dermatol Venereol: 49 (1)
Volume: 49  Issue: 1 - 2015
EDITORIAL
1.Editorial

Page 1
Abstract | Full Text PDF

ORIGINAL INVESTIGATION
2.A single-blind study comparing acitretin and narrow-band UVB with the combination of placebo and narrow-band UVB in the treatment of plaque-type psoriasis
Gülhan Gürel, Zeynep Nurhan Saraçoğlu, Ayşe Esra Koku Aksu
doi: 10.4274/turkderm.54771  Pages 2 - 6
Amaç: Bu çalışmada; plak tip psoriazis tedavisinde asitretin ve dar bant UVB ile plasebo ve dar bant UVB kombinasyonunun tedavideki etkinliklerinin karşılaştırılması, ayrıca psoriazis ve tedavisinin yaşam kalitesine olan etkisinin belirlenmesi amaçlandı.
Gereç ve yöntem: Bu çalışmada vücut yüzey alanının %10’undan fazlası tutulmuş plak tip psoriazisi olan 50 hasta, yaş ve cinsiyet açısından farklılık olmayan 25’er kişilik 2 gruba ayrıldı. Birinci gruba dar bant UVB ile birlikte 25 mg/gün oral asitretin tedavisi, ikinci gruba dar bant UVB ile plasebo tedavisi verildi. Hastalar 12 hafta boyunca 2 haftada bir olacak şekilde değerlendirildi. Her kontrolde bağımsız bir gözlemci tarafından PASI değerlendirildi. Hasta tarafından değerlendirilen SAPASI hesaplandı. Tedavi öncesi ve sonrasında hastaların yaşam kalitesi Skindex 29 ile değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya 18 ila 71 yaşları arasında 25’i (%50) erkek ve 25’i (%50) kadın toplam 50 hasta alındı. Haftalara göre PASI ve SAPASI değişimlerine bakıldığında iki grup arasında 2.haftada anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). İki grubun 4.hafta, 6.hafta, 8.hafta, 10.hafta ve 12.hafta PASI ve SAPASI değerleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p<0.001). Asitretin ve dar bant UVB kombinasyonunu ile tek başına dar bant UVB tedavisi alanlara göre klinik yanıtın daha iyi olduğu gözlendi. Yaşam kalitesine etkisi açısından her iki tedavi protokolününde de Skindex 29’un semptom, fonksiyon ve emosyon skalaları skorlarında ileri düzeyde anlamlı düzelme sağladığı gözlendi.
Sonuç: Dar bant UVB ve asitretin almaya uygun psoriazis vulgarisli hastalarda kısa sürede iyi yanıt alınması nedeniyle kombinasyon tedavisi tercih edilebilir. Psoriazis hastanın yaşam kalitesini önemli düzeyde etkileyen bir hastalık olarak ele alınmalı ve yaşam kalitesi ölçekleri kullanılmalıdır.
Background and Design: In this study, we aimed to compare effects of acitretin and narrow-band UVB with the combination of placebo and narrow-band UVB on the treatment of plaque type psoriasis.
Material and Method: A total of 50 patients with plaque type psoriasis in whom more than 10% of body surface area affected were divided into 2 groups of 25 subjects. The first group of patients was treated with narrow-band UVB and 25 mg/day oral acitretin and the second group of patients was treated with narrow-band UVB and placebo. Patients were evaluated every 2 weeks during 12 weeks period. In each patient visit, PASI was evaluated by an independent observer. SAPASI which is assessed by the patient was calculated. Pre- and post-treatment quality of life was evaluated by Skindex 29.
Results: The study included a total of 50 patients (25 female, 25 male) aged 18-71 years. When PASI and SAPASI changes were evaluated, there were significant differences between two groups at second week (p<0.05). Also, there were significant differences in terms of PASI and SAPASI values at 4 th, 6 th, 8 th, 10 th and 12 th weeks of two groups (p<0.001). Clinical response was found to be better in patients treated with the combination of acitretin and narrow-band UVB compared to those treated with narrow-band UVB therapy alone. Both treatment protocols were found to lead to significant improvement in the symptoms, function and emotional scales scores of Skindex 29.
Conclusion: Because of short and better response of combination treatment clinicians may prefer combination treatment for patients who have psoriasis vulgaris and are suitable for taking narrow-band UVB and acitretin. Psoriasis is considered a kind of disease that has significant impacts on quality of life.

3.Plasmapheresis/immunoadsorption in patients with pemphigus
Rıfkiye Küçükoğlu, Yasemin Erdem, Sevgi Beşışık
doi: 10.4274/turkderm.76836  Pages 7 - 12
Amaç: Şiddetli ve tedaviye dirençli pemfigus hastalığında plazmaferez ve daha gelişmiş bir yöntem olan immunadsorpsiyon hızlı remisyon sağlayan tedavi yöntemleri arasındadır. Pemfigus vulgaris ve paraneoplastik pemfiguslu hastalarımızda plazmaferez veya immunadsorpsiyon tedavisi uygulanmış olgulardan edindiğimiz klinik deneyim ile bu tedavilerin etkinliği ve yan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Büllü hastalıklar polikliniğinde 1987-2013 yılları arasında takip edilen histopatoloji ve/veya immunfloresan yöntemlerle pemfigus tanısı konulan hastalar arasından plazmaferez veya immunadsorpsiyon tedavisi uygulanan 7 hasta (5’i PV, 2’si PNP) retrospektif olarak değerlendirildi.Bu hastalardan üç üne klasik plazmaferez, 2 hastaya double filtrasyon plazmaferez, 1 hastaya immunadsorbsiyon; 1 hastaya önce klasik plazmaferez, hemodinamik parametrelerde bozukluk gelişmesi üzerine sonrasında immunadsorbsiyon tedavisi uygulanmıştı.Hastaların tedavi öncesi ve sonrası klinik bulguları, antikor titreleri ile immunolojik yanıtları,tedavi dozları ve yan etkileri, takip dosyalarından edinilen bilgilere göre değerlendirmeye alındı.
Bulgular:
Pemfigus vulgaris’li hastalardan 4 ’ünde (1,3,4,5. hastalar) tam klinik yanıt, 1 hastada (2. hasta) deri lezyonlarında kısmi gerileme görüldü. Paraneoplastik pemfigus tanısıyla izlenen 2 hastada (6. ve 7. hastalar) gelişen komplikasyonlar nedeniyle tedavi sonlandırıldı. Tedavi öncesi ve sonrası yapılan dolaşan antikor ölçümlerinde, değerlendirme yapılan hastaların tamamında tedavi sonrası antikor titresi başlangıca göre düşük saptandı. Yan etki olarak 2 hastada hipoalbuminemi, 2 hastada katater infeksiyonu gelişti.
Sonuç:
Plazmaferez veya immunadsorbsiyon,özellikle tedaviye dirençli pemfiguslu hastalarda hastalığın şiddetini azaltacak iyi bir ara tedavi yöntemi olarak seçilebilirse de, tedavi sonrasında alevlenme görülebileceği,bu nedenle immunsupresifler ile birlikte kullanılmasının gerektiği ve uzun dönem için etkili olmadığı hatırda tutulmalıdır.
Background and Design: Plasmapheresis or immunoadsorption which is a more advanced method are among the treatment options that induce a rapid remission in severe and resistant pemphigus. The aim of this study is to evaluate the efficacy and safety of plasmapheresis or immunoadsorption therapies via the clinical experience gained from our patients with pemphigus vulgaris and paraneoplastic pemphigus.
Materials and Methods: Among patients who were diagnosed with pemphigus according to the histopathology and/or immunofluorescence methods and followed-up at our bullous diseases outpatient clinic between the years 1987 and 2013, 7 patients (5 PV, 2 PNP), who were treated with plasmapheresis or immunoadsorption, were retrospectively analyzed. Among these patients, 3 were treated with classical plasmapheresis, whereas 2 with double-filtration plasmapheresis, 1 with immunoadsorption, and 1 initially with classical plasmapheresis followed by immunoadsorption due to impairment of the hemodynamic parameters. The clinical findings, antibody titers, and immunological responses before and after the therapy, the therapy dosages and adverse effects were evaluated according to the data gained from the patient files.
Results: In 4 patients (1., 3., 4. and 5. patients) with pemphigus vulgaris, complete clinical response was achieved, while 1 patient (2. patient) showed partial regression in skin lesions. In both of the patients (6.,7. patients) with paraneoplastic pemphigus the therapy discontinued due to complications. In all of the evaluated patients, the analysis of the antibody titers before and after the therapy revealed lower levels in comparison to those detected at the initiation of the therapy. In 2 patients hypoalbuminemia and in 2 patients catheter infection were developed as the side effects of the therapy.
Conclusion: Even though plasmapheresis or immunoadsorption may be chosen as a good mid-treatment method to decrease the severity of the disease especially in resistant patients with pemphigus, it must be borne in mind that because of the exacerbations that may be seen after the treatment, these therapies should be used in combination with immunosuppressives, and are not effective in the long-term.

4.The clinical and dermoscopic features of extremity melanomas
Fatma Pelin Cengiz, Nazan Emiroğlu, Rainer Hofmann-wellenhof
doi: 10.4274/turkderm.69346  Pages 13 - 17
Amaç: Dermoskopi, çıplak gözle görülemeyen yapıların ayırt edilebilmesine yardım eden, invaziv olmayan bir araçtır. Ekstremitelerdeki malign melanomların dermoskopik ve klinik özellikleri literatürde iyi bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu yüzden, biz bu çalışmada ekstremitelerdeki melanomların dermoskopik ve klinik özelliklerini tanımlamayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Ekstremitelerinde melanomu olan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Dermoskopik ve klinik görüntüleri, histopatolojik ve klinik bilgileri incelendi. Breslow kalınlığı ve dermoskopik özellikler arasındaki ilişkiler değerlendirildi.
Bulgular: Kadınlarda en sık yerleşim yeri alt ekstremiteler olmakla birlikte, erkeklerde en sık yerleşim yeri üst ekstremiteydi. Melanomun ekstremitelerde gözlenen en sık alt tipi yüzeyel yayılımlı malign melanomdu. Ekstremitesinde melanomu olan erkeklerde ortalama yaş 56,21 ± 15,20 iken, ekstremitesinde melanomu olan kadınlarda ortalama yaş 53,09 ± 13,96 idi. Ekstremite melanomlarındaki en sık dermoskopik özellik düzensiz noktalardı (% 85). Breslow kalınlığı ile çap arasında, lezyonda 3 veya daha fazla rengin bulunmasıyla, mavi-beyaz peçe yapısıyla ve lineer beyaz çizgilerle arasında pozitif korelasyonlar saptandı (p< 0.005, r= +0.462) (p< 0.001, r= +0.550) (p< 0.001, r= +0.606) (p< 0.001, r= +0.662).
Sonuç: Literatürde araştırabildiğimiz kadarıyla, çalışmamız ekstremite melanomlarının dermoskopik ve klinik özelliklerini araştıran ilk çalışmadır. Alt ekstremite melanomlarının erkek hastalara göre kadın hastalarda daha sık görüldüğünü, alt ekstremite melanomu olan hastaların üst ekstremite melanomu olan hastalara göre daha genç olduğunu, Breslow kalınlığı ile dermoskopik özellikler arasında ilişki olduğunu söyleyebiliriz.
Objectives: Dermoscopy is a noninvasive tool that helps to differentiate structures which can not be seen by naked eye. Dermoscopic and clinical features of malignant melanomas on the extremities are not well described in the literature. Therefore, in this study we aim to determine dermoscopic and clinical characteristics of melanoma on the extremities.
Materials and Methods: 40 patients with melanoma on the extremities were included in this study. Their dermoscopic and clinical images, histopathological and clinical data were assessed. The relations between Breslow thickness and dermoscopic characteristics were evaluated.
Results: The most frequent localization for women was lower extremities, whereas it was upper extremities for men. The most common subtype of melanoma was superficial spreading melanoma on the extremities. The mean age of patients with extremity melanoma was 56,21 ± 15,20 in men, as well as the mean age of patients with extremity melanoma was 53,09 ± 13,96 in women. The most common dermoscopic feature for extremity melanoma was irregular dots (85%). There were positive correlations between Breslow thickness and diameter, 3 or more colors in lesion, blue-white veil and lineer white streaks, respectively (p< 0.005, r= +0.462) (p< 0.001, r= +0.550) (p< 0.001, r= +0.606) (p< 0.001, r= +0.662).
Conclusions: To our knowledge, this is the first study investigating dermoscopic and clinical features in patients with extremity melanomas. We should suggest that melanomas on the lower extremities are more common in women than men and the patients with lower extremity melanomas were younger than the patients with upper extremity melanomas and there are associations between Breslow thickness and some dermoscopic characteristics.

5.Accompanying conditions in patients with chronic spontaneous urticaria and urticarial vasculitis: Results of a retrospective study
Sevgi Akarsu, Turna İlknur, Özlem Özbağçıvan, Emel Fetil
doi: 10.4274/turkderm.56323  Pages 18 - 24
Amaç: En sık görülen kronik ürtiker formu olan kronik spontan ürtiker (KSÜ), altı haftadan uzun süren spontan ürtikeryal lezyonlar ve/veya anjiyoödem ile karakterizedir. Ürtikeryal vaskülit (ÜV) ise bir küçük damar vasküliti olmasına rağmen, bazı yazarlar tarafından çeşitli kronik ürtiker sınıflama sistemlerine de dahil edilmiştir. Çalışmamızda KSÜ ve ÜV’li olguların demografik, klinik ve laboratuvar bulguları yanında eşlik eden durumların sıklığının belirlenerek birbiriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2010-Aralık 2013 tarihleri arasında kliniğimizde yatan KSÜ (n=146) ve ÜV (n=43)’li olguların dosyaları demografik verileri, hastalığa özgün öyküleri, eşlik eden hastalıkları, medikasyonları ve laboratuar bulguları açısından retrospektif olarak taranmıştır.
Bulgular: Her iki grup arasında yapılan karşılaştırmada KSÜ grubunda kişisel atopi ve anjiyoödem öyküsünün, ÜV grubunda ise kadın olguların ve sistemik semptomların varlığının istatistiksel olarak anlamlı oranda daha fazla olduğu belirlenmiştir. Serolojik tetkiklerden ortalama eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein değerleri, antinükleer antikor pozitifliği ve hipokomplemantemi varlığı ÜV grubunda KSÜ grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek oranda saptanmıştır. Eşlik eden faktörler her iki grupta da sıklık sırasına göre enfeksiyonlar, medikasyonlar, otoimmün hastalıklar ve maligniteler olarak belirlenmiş, ancak sadece otoimmün hastalıkların ÜV grubunda KSÜ grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek oranda saptandığı görülmüştür.
Sonuç: Çeşitli yazarlar tarafından ÜV’li olguların önemli bir kısmında (%40-60’ına varan oranlarda) klinik olarak KSÜ lezyonlarından ayırdedilemeyecek şekilde sadece kaşıntılı kabarıklıklar görülebileceği bildirilmiş olsa da, özellikle sistemik semptom tanımlayan, otoimmün bir hastalığı olan, yapılan incelemelerde hipokomplemantemi ve serolojik inflamatuar parametrelerinde yükseklik saptanan olgularda ÜV’in ön planda düşünülmesinin daha uygun olacağı kanaatindeyiz.
Background and Design: Chronic spontaneous urticaria (CSU), the most common form of chronic urticaria, is characterized by spontaneous wheals and/or angioedema lasting longer than six weeks. Urticarial vasculitis (UV) is a small vessel vasculitis; but is also included in the various classification systems of chronic urticaria by some authors. The aim of our study was to evaluate the frequency of accompanying conditions, and to compare the demographic, clinical and laboratory features of patients with CSU and UV.
Materials and Methods: In this study, the files of CSU (n=146) and UV (n=43) patients who had been hospitalized between January 2010-December 2013 were retrospectively reviewed in terms of demographic data, disease-specific history, accompanying diseases, medications and laboratory findings.
Results: When comparing between the two groups for statistical differences, it was found that the frequencies of personal atopy and angioedema were significantly higher in patients with CSU; however, the patients with UV had significantly higher rates for female gender and the presence of systemic symptoms compared to those with CSU. It was determined that the mean values for erythrocyte sedimentation rate and C-reactive protein, as well as the rates of antinuclear antibody positivity and hypocomplementemia were significantly higher in the UV group, compared with those in the CSU group. Accompanying factors were determined as infections, medications, autoimmune diseases and malignities in order of frequency in both CSU and UV groups, but only the frequency of autoimmune diseases was significantly higher in patients with UV group.
Conclusion: Although various authors have reported that a large number (up to 40-60%) of patients with UV may present only with wheals (clinically indistinguishable from CSU); we assumed that it would be more appropriate to be considered UV as a priority in patients especially who had systemic symptom, autoimmune disease, hypocomplementemia and raised serologic inflammatory parameters.

6.Analysis of serum cytokine levels in patients with pemphigus vulgaris
Derya Uçmak, Zeynep Meltem Akkurt, Hatice Yüksel, Mustafa Arıca
doi: 10.4274/turkderm.71135  Pages 25 - 30
Amaç: Pemfigus vulgaris, otoimmün kökenli, deride bül oluşumuyla seyreden bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada pemfigus vulgarisli hastalarda T helper 1 (Th1) ve T helper 2 (Th2) ve T helper 17 (Th17) tiplerindeki sitokinlerin düzeylerini araştırmayı ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmayı hedefledik.
Gereç-Yöntem: Çalışmaya 37 pemfigus vulgaris hastası ile 35 sağlıklı birey dahil edildi. Hastalar deri ve mukoza tutulum derecesine göre hafif, orta ve şiddetli hastalık olarak üç alt grupta sınıflandırıldı. Serum interlökin(IL)-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17A ve interferon (IFN)-γ düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay yöntemiyle ölçüldü. Serum sitokin düzeyleri, hasta alt grupları arasında ve hastalar ile kontroller arasında SPSS 15.0 programı kullanılarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Serum IL-2, IL-4, IL-6 düzeyleri pemfigus vulgarisli hastalarda kontrollere göre anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001). IL-6 düzeyleri hastalık şiddeti ile koreleydi (r=0.490, p=0.003). Serum sitokin düzeyleri hastalık alt grupları arasına göre anlamlı değildi.
Sonuç: Çalışmamızda pemfigus vulgariste Th2 sitokinlerdeki artışın ön planda olduğu saptanmıştır. Sonuçlar, Th2 tipindeki sitokin yanıtlarının pemfigus vulgarisin patogenezinde önemli rol oynadığını desteklemektedir.
Background and Design: Pemphigus vulgaris is an autoimmune blistering skin disease. The aim of this study was to compare levels of T helper 1 (Th1), T helper 2 (Th2) and T helper 17 (Th17) type cytokines in pemphigus vulgaris patients and healthy controls.
Materials and Methods: The study population included 37 patients with PV and 35 healthy individuals. The patients were grouped into mild, moderate and severe disease groups according to the severity of skin and mucosal involvement. Serum interleukin(IL)-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17A and interferon(IFN)-γ levels were assessed using the enzyme-linked immunosorbent assay method. Serum cytokine levels of patients versus controls and between patient subgroups were compared. Analysis of data was done using SPSS 15.0.
Results: Serum IL-2, IL-4, IL-6 levels were significantly higher in the patient group compared to the control group (p<0.001, p<0.001, p<0.001, respectively). IL-6 levels were found to be correlated with the severity of disease (r=0.490, p=0.003). Serum cytokine levels of the patient subgroups were not statistically different.
Conclusion: Th2 type cytokines were found to be increased in serum of patients with pemphigus vulgaris. These results support that the Th2 cytokine response plays a major role in the etiopathogenesis of pemphigus vulgaris.

7.The knowledge and attitudes towards complementary and alternative medicine among dermatologists in Turkey
Kürşat Göker, Hamza Yıldız, Ercan Karabacak, Bilal Doğan
doi: 10.4274/turkderm.88964  Pages 31 - 36
Amaç: Bu çalışmayla ülkemizdeki dermatologların Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp (TAT) yöntemleri hakkındaki bilgi ve yaklaşımlarını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Bu tanımlayıcı ve kesitsel çalışma Mayıs 2012 ve Mayıs 2013 tarihleri arasında yapıldı. On dört sorudan oluşan anket elektronik posta ile dermatologlara gönderildi. Çalışmamıza, sorularımızı tam ve hatasız doldurulan anketler dâhil edildi.
Bulgular: İki yüz anket değerlendirmeye alındı. Katılımcıların %25,5’inin üniversite hastanelerinde, %20’sinin eğitim ve araştırma hastanelerinde, %21’inin devlet hastanelerinde ve %33’ünün de özel hastanelerde çalıştığı gözlendi. Katılımcıların %80,5’i “az, çok az ve hiç yok”, % 16’sı “orta”, %3,5’i “çok iyi ve iyi” düzeyde bilgi sahibi olduklarını belirtti. En sık önerilen yöntemler sırasıyla; topikal bitkisel ürünler %59,6; oral bitkisel ürünler %48,1; bitkisel şampuanlar %46,2; gıda desteği %38,5; akupunktur ve kaplıca %32,7 şeklindeydi.
Sonuç: Birçok meslektaşımızın TAT konusundaki bilgileri sınırlı olmasına karşın birçoğunun günlük yaşantısında mesleklerini icra ederken TAT önerdikleri anlaşılmıştır. Dermatologlarımızın önemli bir oranı TAT yöntemleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmayı istemektedirler.
Background and Design: This study aimed to evaluate the knowledge of dermatologists on Complementary and Alternative Medicine (CAM), common methods that are widely used in their daily practices and their general approach about CAM.
Materials and Methods: This cross-sectional and descriptive study was carried out between May 2012 and May 2013. A questionnaire comprising 14 questions was sent to dermatologists via electronic mail. The questionnaires which were returned completely and correctly were included in the study.
Results: Two hundred questionnaires were taken into consideration. 25.5% of participants were working at universities, while 20% were working at training and research hospitals, 21% were working at public hospitals and the other 33% were working at private hospitals. 80.5% of participants have “little, a little and not at all”, 16 % moderate and the other 3.5% of them had only “a lot, very much” level of information about CAT. The most frequently recommended methods among the dermatologist were topical herbal treatment (59.6%), oral herbal treatment (48.1%), herbal shampoo (46.2%), and dietary supplement and thermal spring (38.5%), respectively.
Conclusion: Although many of our colleagues have lack of information about CAM, a considerable number of them could use CAM in their daily practices. A substantial proportion of dermatologists would like to be better informed about CAM.

8.An investigation of poor prognostic factors in patients with alopecia areata and their relatives
Hatice Ergün Duman, Afet Akdağ Köse, Halim İşsever
doi: 10.4274/turkderm.84666  Pages 37 - 40
Giriş ve Amaç: Alopesi areata (AA), skar yapmayan saç kaybı ile alevlenme ve remisyonlarla seyreden bir hastalıktır. Etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle beraber otoimmün hipotez üzerinde durulmaktadır. Alopesi areata olgularının klinik ve demografik özellikleri incelenerek Türkiye’de AA’nın epidemiyolojik özelliklerine katkı sağlanması ve hastalık seyrine etkili kötü prognostik faktörlerin ortaya konulması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniğine başvurmuş 134 hasta çalışmaya alındı. Hastalar yaş, cinsiyet, klinik tip, alopesi tutulum alanı, hastalık şiddeti, atak sayısı, hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, nevus flammeus varlığı, tırnak tutulumu, emosyonel ve/veya fiziksel stres öyküsü, ailede AA öyküsü, ailede ve hastada atopi öyküsü açısından retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 134 hastanın 79’u erkek (%59), 55’i kadın (%41), erkek: kadın oranı 1.4: 1, klinik olarak %86.5 AA, %3.7 alopesi totalis (AT), %9.7 alopesi universalis (AU) idi. Her iki cinste en sık saçlı deri tutulumu vardı ve %92.1 (n=93) yama idi. Şiddetli tutulum; kadınlar (p=0.029), juvenil başlangıç (p=0.001), ≥1 yıl hastalık süresi (p=0,001), nevus flammeus varlığı (p=0.017) ve tırnak tutulumunda (p=0.015) anlamlı bulundu. Olguların %27.6’sında ailede AA hikayesi vardı ve juvenil grupta yüksek idi (p=0.034). Hastalık şiddeti ile atopi arasında ilişki yoktu (p>0.05).
Sonuç: Alopesi areata; kadınlar, juvenil başlangıç, tırnak tutulumu, nevus flammeus varlığı, uzun hastalık öyküsü, ailede AA hikayesinde şiddetli seyretmektedir.
Background and Design: Alopecia areata (AA) is characterized by non-scatricial hair loss with exacerbations and remissions. Although its etiopathogenesis is not known, autoimmune factors have been suggested. Our aim was to make contribution to the epidemiological properties of AA in Turkey, and to determine the bad prognostic factors that affect the course of the disease.
Materials and Methods: One hundred and thirty-four patients who applied to the Dermatology and Venereology Polyclinic in Istanbul Medical Faculty, Istanbul University were included in the study. The patients were investigated retrospectively in terms of the age, gender, clinical type, involved area of alopecia, severity of the disease, number of relapses, disease duration, age at disease onset, presence of nevus flammeus, nail involvement, history of emotional and/or physical stress, history of AA within the family, and history of atopia within the patients and their relatives.
Results: Of the 134 patients, 79 (59 percent) were male, 55 (41 percent) were female and M/F: 1.4/1. The clinical type was AA in 86.5%, alopecia totalis (AT) in 3.7% and alopecia universalis (AU) in 9.7% of the cases. The most common involment was the scalp in both genders and clinically 92.1% was patchy. Severe involvement was found significant in the female patients (p=0.029), in the juvenile onset (p=0.001), in ≥1 year of disease duration (p=0.001), in the presence of nevus flammeus (p=0.017) and in the nail involvement (p=0.015). In the 27.6% of the cases, the family history of AA was present and that was higher in the juvenile group (p=0.034).There was no association between the severity of the disease and atopia.
Conclusion: Alopecia areata follows a more severe course in the female patients, juvenile onset patients, patients with nail involvement, patients with nevus flammeus, patients with long disease duration, and patients with the family history of AA than the others.

9.The effect of psoriasis treatment on body composition, components of metabolic syndrome and psoriatic arthritis
Funda Tamer, Mehmet Ali Gürer
doi: 10.4274/turkderm.80090  Pages 41 - 44
Amaç: Psoriazis etyolojisi net olmayan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun, vasküler ve metabolik bozuklukların gelişmesine neden olarak, psoriazise eşlik eden komorbiditelerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Özellikle metabolik sendrom komponentlerinden olan obeziteyle psoriazis arasında güçlü bir ilişkiden bahsedilmekte, psoriazis, beden kitle indeksi (BKİ) ve psoriazis tedavisinin karmaşık ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada, metotreksat, siklosporin ve biyolojik ajan olmak üzere sistemik tedavi başlanılan psoriazisli hastalarda, vücut kompozisyon analizlerini, eşlik eden komorbiditeleri ve ilgili laboratuar bulgularını değerlendirerek, bu tedavi ajanlarının bakılan parametrelere ve komorbiditelere olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza metotreksat, siklosporin ve biyolojik ajan tedavisi alan 79 psoriazisli hasta dahil edildi. Tedavi öncesi ve tedavinin 12. haftasında olmak üzere, hastaların demografik özellikleri, vücut kompozisyon analizleri, eşlik eden komorbiditeler ve bunlarla ilgili laboratuar bulguları değerlendirilmiş olup, sonuçlar tedavi öncesi ve sonrasında, tedavi grupları arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Biyolojik ajan tedavisi alan hastalarda, eşlik eden komorbidite ve metabolik sendromun daha sık izlendiği görüldü. Biyolojik ajan tedavisiyle vücut yağ oranının arttığı ve yine anti tümör nekrozis faktör alfa (anti-TNF-α) tedavisinin kilo alımına neden olduğu tespit edildi.
Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, metabolik sendromun, hastalık süresinin daha uzun ve hastalığın daha şiddetli olması nedeniyle, komorbidite patogenezindeki kronik inflamasyona daha uzun süre ve şiddetli bir şekilde maruz kalan olgularda daha sık izlendiğini düşündürmektedir.
Background and Design: Psoriasis is a chronic inflammatory immun mediated skin disorder with unknown etiology. The chronic inflammation in psoriasis have role in the development of metabolic and vascular disorders related with associating comorbidities. Recent studies have suggested a strong association exists between metabolic syndrome, obesity and complexity of the association between psoriasis, body mass index (BMI) and psoriasis tratment. In this study, our aim was to investigate the effect of psoriasis treatment with methotrexate, cyclosporine and biological agents on body composition, comorbidities and associated laboratory findings.
Materials and Methods: Seventy-nine patients treated with methotrexate, cyclosporin and biological agents were included in our study. Demographic characteristics, body composition analysis, psoriasis related comorbidities and laboratory examinations were evaluated before and after 12 weeks of systemic treatment.
Results: Comorbidities and metabolic syndrome tended to be more frequent in the anti tumor necrosis factor alpha (anti-TNF-α) treated group. Increase in body fat and weight detected in patiens receiving biologic drug therapy.
Conclusion: The results of our study showed that severe psoriasis patients with longer disease duration were more likely to have metabolic syndrome because of severe and long term inflammation in pathogenesis of comorbidities.

10.Reliability and validity of internalized stigmatization scale in psoriasis
Erkan Alpsoy, Yeşim Şenol, Aslı Bilgiç Temel, G. Özge Baysal, Ayşe Akman Karakaş
doi: 10.4274/turkderm.54521  Pages 45 - 49
Amaç. İçselleştirilmiş damgalanma, bireyin toplum tarafından oluşturulan hastalıkla ilgili olumsuz kalıp yargıları kabullenmesi ve değersizlik, utanç gibi duygulanımlarla kendisini toplumdan geri çekmesidir. Ulaşabildiğimiz güncel literatür bilgileri içselleştirilmiş damgalanmanın psoriasisde çalışılmadığını göstermektedir. Çalışmada psoriasis hastalarında içselleştirilmiş damgalanma ölçeğinin geçerlik ve güvenirliğini saptamak ve psoriasis için kullanılabilirliğini göstermek amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler. Çalışmaya … Dermatoveneroloji Anabilim Dalı Psoriasis Ünitesi’nde takip edilen, gönüllü, 100 ardışık hasta (48 kadın, 52 erkek; ortalama yaş±SS; 40.59±15.44 yıl) alındı. Hastalarda başvuru günü PASI ve VYA hekim tarafından (A.B.) hesaplandı. Aynı zamanda hastalar Psoriasis İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği (PİDÖ), DYKİ’yi ve genel sağlığı tek soruyla irdeleyen “Algılanan Sağlık Sorusu” (Likert puanlaması 1, 2, 3 “iyiden kötü”, 4 ve 5 “iyi” olarak sınıflandırıldı)’ nu yanıtladı.
Bulgular. PİDÖ alt ölçeklerine ait Cronbach alfa katsayısı yabancılaşma için 0.83, kalıp yargıların onaylanması için 0.70, algılanan ayrımcılık için 0.70, sosyal geri çekilme için 0.84, damgalanmaya karşı direnç için 0.68, tüm ölçek için 0.89 olarak hesaplandı. PİDÖ ve DYKİ’ nin toplam puan ortalaması sırasıyla 58.8±12.6 ve 10.0±9.4 olarak bulundu. DYKİ ile PİDÖ toplam puanı arasında ortalama değerlerin korelasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (r=,726, p=0,001). Benzer bir ilişki, hastalık süresi ile PİDÖ arasında da saptandı (r=,209, p=0,047). PASI veya VYA ile PİDÖ arasında anlamlı ilişki gözlenmedi. Algılanan sağlığını “iyiden kötü” olarak belirtenlerde ortalama DYKİ puanı 12.1±7.3, “iyi” olarak belirtenlerde 5.0±4.3 bulundu (p=0.001). Algılanan sağlıkları iyiden kötü olanların ortalama PİDÖ puanları iyi ve çok iyi olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla 63.3±13.5 ve 54.4±9.9; p=0.001).
Sonuç. Çalışmamız psoriasis için PİD֒nün içselleştirilmiş damgalanmayı belirlemede geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğunu göstermektedir. Sonuçlar psoriasis hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın yüksek düzeyde olduğuna işaret etmektedir. İçselleştirilmiş damgalanmanın belirginliği ile olumsuz yaşam kalitesi bir birine paralel eğilim göstermektedir. Yaşam kalitesi belirgin derecede etkilenenlerde algılanan sağlık da kötüleşmektedir.
Backround and design. Internalized stigma involves endorsing negative feelings and beliefs such as insignificance, shame and withdrawal triggered by applying these negative stereotypes to one self. Internalized Stigma Scale has not been applied to psoriasis patients. We aimed to evaluate the reliability and validity of Internalized Stigma Scale in psoriasis patients.
Materials and Methods. 100 consecutive, volunteer psoriasis patients (48 female, 52 male; aged, 40.59±15.44 years) were enrolled in the study. PASI and BSA were evaluated by physician (A.B.). Patients responded contemporaneously to Psoriasis Internalized Stigma Scale (PISS), DQoL, and Perceived Health Status (PHS), single-item self-rated general health question, of which Likert scores 1, 2, and 3 were classified as “from fair to very poor”, and 4, 5 as “good”.
Results. Cronbach's alpha coefficient of PISS subscales was 0.83 for alienation, 0.70 for stereotype endorsement, 0.70 for perceived discrimination, 0.84 for social withdrawal and 0.68 for stigma resistance. The same value was 0.89 for the total scale. PISS and DQoL scores mean values were 58.8±12.6 and 10.0±9.4, respectively. PISS was significantly correlated with the patients' DQoL scores (r=,726, p=0,001). PISS was also significantly correlated with disease duration (r=,209, p=0,047). There was no any significant relationship between PASI or BSA and PISS. Mean DQoL scores in patients reporting their PHS as “from fair to very poor” and “good” were 12.1±7.3 and 5.0±4.3, respectively. Mean values of PISS in patients reporting their PHS as “from fair to very poor” was significantly increased compared with patients reporting their PHS as “good” (p=0.001).
Conclusion. PISS can be used as a reliable and valid tool in assesing internalized stigmatization in psoriasis patients. Our results indicate a high level of stigmatization in psoriasis patients. Low DQoL scores show a correlation with increased levels of internalized stigmatization. PHS is also worse in patients with Low DQoL scores.

11.Evaluation of 25 hydroxy vitamin D3 levels in patients with alopecia areata
Atiye Oğrum, Nermin Boyraz, Arzu Karataş Toğral, Seval Karasatı, Hatice Meral Ekşioğlu
doi: 10.4274/turkderm.07888  Pages 50 - 53
Amaç: Yapılan çalışmalarda vitamin D eksikliği ile birçok otoimmün hastalık arasında muhtemel bir ilişki gözlenmiştir. Bu çalışmada sık görülen otoimmün dermatolojik bir hastalık olan alopesi areata(AA) ile D vitamini düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.

Gereç ve Yöntem: AA tanısı alan 40 hasta ile ile yaş grubu, cinsiyet ve deri fenotipi eşleştirilmiş 40 kişilik kontrol grubunun 25 hidroksi vitamin D3 (25 OH D)düzeyleri karşılaştırıldı. Tüm hastaların 25 OH D düzeyleri ölçüldü ve “normal” (>30 ng/ml), “eksik”(15-30 ng/ml) ve “yetersiz” (<15 ng/ml) olarak sınıflandırıldı.

Bulgular: Çalışma ve kontrol gruplarının her ikisi de 21 kadın ve 19 erkekten oluşmaktaydı. Ortalama yaş gruplar için sırasıyla 31.23±7.34 (21-50) and 30.58±7.19 (21-48) idi. Hasta grubunun vitamin D3 düzeyleri [normal: %2.5(n=1), yetersiz: %15(n=6), eksik: %82.5(n=33)] kontrol grubundan [normal: %2.5(n=1), eksik: %25(n=10) yetersiz: %72.5(n=29)] farksız bulundu(p>0,05). Her iki grupta da 25 OH D düzeyi normalin altında saptanan hasta oranı %97.5’ ti.

Sonuç: Çalışmada AAlı hastalar ve kontrol grubunun vitamin D düzeyleri benzerdi. Bu benzerlik AA ile vitamin D arasında bağlantı olmadığına işaret ediyor olabilir. Ancak aradaki ilişkinin Vitamin D düzeyi değil Vitamin D reseptörü(sayı ve/veya yapı) üzerinden olmasından da kaynaklanabilir.
Background and Design: Current studies link a possible relationship between vitamin D deficiency and many autoimmune diseases. Alopecia areata(AA) is a frequent autoimmune dermatological disease. The aim of this study was to investigate the relationship between vitamin D levels and alopecia areata; a frequent autoimmune dermatological disease.

Materials and Methods: The 25 hydroxyvitamin D (25 OH D) levels of 40 patients with alopecia areata and age, gender and skin phototype matched healthy controls were evaluated. Serum 25 OH D was measured in all subjects, grouped as normal/sufficient (> 30 ng/ml), insufficient (15-30 ng/ml) and deficient (< 15 ng/ml).

Results: Both the study and control group were composed of 21 female and 19 males. The mean age were 31.23±7.34 (21-50) and 30.58±7.19 (21-48) respectively. 25 OH D level of study[2.5% (n=1) normal, 15%(n=6) insufficient, 82.5%(n=33)deficient] and control group[2,5%(n=1)normal, 25%(n=10)insufficient, 72,5%(n=29) deficient] were not different(P>0,05). In both groups 97,5% of patients had 25 OH D levels under normal range.

Conclusion: Vitamin D levels of patients with AA was similar with the control group This similarity may suggest that a connection between vitamin D and AA does not exist. However, it may also indicate that the relationship between AA and Vitamin D is not via the level but receptor (number and / or structure) of vitamin D.

12.Comparison of the efficacy and safety of topical clindamycin and 5% benzoyl peroxide with nadifloxacin cream and 5% benzoyl peroxide gel in the treatment of acne vulgaris and assessment of the effects of these treatments on quality of life
Aslıhan Kırkağaç, Zeynep Nurhan Saraçoğlu, Ayşe Esra Koku Aksu
doi: 10.4274/turkderm.02259  Pages 54 - 59
Amaç: Akne vulgaris pilosebase ünitenin multifaktöriyel, kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Hafif-orta şiddetli aknede topikal antibiyotik ve antiinflamatuar tedavi ön plandadır. Klindamisin topikal antibiyotik olarak sık kullanılan bir ajandır, nadifloksasin ise göreceli olarak daha yeni kullanılmaya başlayan bir ajandır. Nadifloksasinin tedavi etkinliğinin karşılaştırıldığı sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Yaşam kalitesi üzerine olan etkisi ise daha önce değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada bu iki ajanın etkisinin karşılaştırılması ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi planlandı.
Gereç ve yöntemler: Hafif ve orta şiddetli akne vulgarisi olan 80 hasta, yaş, cinsiyetiyet ve akne dereceleri açısından farklılık olmayan 40’ar kişilik 2 gruba ayrıldı. Birinci grupta hastalar topikal klindamisin ve %5 benzoil peroksit kombinasyonu jel tedavisini günde 2 kez, ikinci grupta hastalar nadifloksasin krem ve %5 benzoil peroksit jel kombinasyonu tedavisini günde 2 kez olmak üzere 12 hafta süreyle kullandı. 0, 2, 4, 8 ve 12. haftalarda inflamatuar ve inflamatuar olmayan lezyonların sayısı kaydedildi, oluşan yan etkiler değerlendirildi. İyileşme hasta ve doktor için ayrı olmak üzere tedavi sonunda değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrasında hastaların yaşam kalitesi dermatolojiye özel yaşam kalite ölçeği olan Skindeks-29 ile değerlendirildi. 
Bulgular: Her iki grupta da tedavinin, hem inflamatuar hem de noninflamatuar lezyonlara istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Hastalar tarafından iyi tolere edildi. Her iki tedavi grubunda da yaşam kalitesi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme sağlandı. İki tedavi yöntemi arasında etkinlik, yan etki ve yaşam kalitesinin düzelmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. 
Sonuç: Nadifloksasin krem %5 benzoil peroksit kombinasyonu, klindamisin ve %5 benzoil peroksit kombinasyonu kadar tedavide ve yaşam kalitesinin düzelmesinde etkilidir.
Background and Design: Acne vulgaris is a multifactorial chronic inflammatory disase of the pilosebaceous unit. Topical antibiotics and anti-inflammatory treatment are used for mild and moderate acne. Clindamycin is frequently used for acne treatment, altough nadifloxacin is a relatively new agent. There are few studies evaluating nadifloxacin efficacy. It's impact on quality of life has not been determined previously. In this study, it is aimed to compare the effect of these two agents, and to evaluate the effect of these treatments on quality of life. 
Materials and Methods: Eighty patients with mild-moderate acne vulgaris were divided in two groups of 40 people that had no difference in terms of age, gender and acne severity. The combination of topical clindamycin and 5% benzoyl peroxide gel twice a day was given to group 1 for 12 weeks. The combination of nadifloxacin cream and 5% benzoyl peroxide gel twice a day was given to group 2 for 12 weeks. The number of the inflammatory and non-inflammatory lesions were recorded at baseline and on weeks 2, 4, 8, 12 and side effects were recorded and evaluated. Global improvement was evaluated separately by patients and doctor after the treatment. Before and after the treatment, the quality of life of the patients were evaluated with Skindex-29. 
Results: Both treatment group regimens were significantly effective on inflammatory and non-inflammatory lesions and were well tolerated by patients in terms of side effects. It was also observed that there was statistically significant recovery after treatment in terms of clinical severity and quality of life. There was not any statistically significant difference between two treatment methods in terms of effectiveness, side effect and quality of life.
Conclusion: Nadifloxacin and 5% benzoyl peroxide combination is effective in the treatment and improvement of quality of life in acne patients.

13.Assessment of knowledge, attitudes, and behavior about skin care and moisturizers in patients presenting to dermatology outpatient clinics
Munise Daye, İnci Mevlitoğlu, Tahir Kemal Şahin
doi: 10.4274/turkderm.82346  Pages 60 - 65
Amaç: Sağlıklı cildin devamı için deri tiplerine özel hazırlanmış temizleme ve kozmetik ürünlerinin (besleyici, nemlendirici, güneş koruyucu gibi) kullanılması ve/veya uygulanması “deri bakımı” olarak isimlendirilir. Çalışmamızda dermatoloji polikliniğine başvuran olguların deri bakımı hakkında bilgi seviyesini, deri bakımı ürünü kullanma alışkanlıklarını, nemlendiriciler hakkında bilgi seviyeleri ve bu ürünleri kullanma alışkanlıklarını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Mart – Mayıs 2013 tarihleri arasında herhangi bir nedenle dermatoloji polikliniğine başvuran olgulara deri bakım ürünleri ve nemlendiricileri, kullanma alışkanlıkları, deri bakımı ile ilgili bilgileri nereden edindikleri, ürün seçiminde dikkat ettikleri noktalar, ürünleri kime danışarak ve nereden aldıkları, alırken neye dikkat ettiklerini sorgulayan anket doldurtuldu.
Bulgular: Araştırmaya katılan 984 olgunun 608’i (%61,8) kadın, 376’sı (%38,2) erkekti. Çalışmamızda 474 olgu (% 48,2) deri bakımı deyince temizlik anladığını, 337 olgu (%34,2) ise cilt hastalığının olmaması olduğunu belirtti. 303 (%30,8) olgu bir ürün, 213(%21,6) iki ürün, 284 (%28,9) üç ve daha fazla ürün biliyorken, 184 (%18,7) olgu deri bakım ürünlerini bilmiyordu. Deri bakım ürünlerini 200’ü düzenli ve 328’i bazen olmak üzere 528 (%53,7) olgu kullanmakta, 456 (%46,3) olgu da kullanmamaktaydı. Olgularımız deri bakım ürünlerini seçerken; 648 (%65,9) olgu dermatoloğundan, 154 (%15,7)’si internetten, 106 (%10,8)’ı reklamlardan, 37’si (%3,8) komşusundan, 39’u (%4) eczacısından yardım almaktaydı. Çalışmamızda; olguların 300’ü (%30,5) nemlendiricileri kullanırken, 340’ı (%34,6) bazen kullanmaktaydı, 344 (%35) olgu da nemlendirici kullanmadığını belirtti.
Sonuç: Düzenli deri bakım ürünü kullanma alışkanlığı olgularımızın çoğunda bulunmamaktadır. Toplumun düzenli deri bakımı ve nemlendiricilerin doğru seçimi, uygun yerlerden alımı ve kullanılmasıyla ilgili bilgilendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Background and Design: For having a healthy skin; there are cleaning and cosmetic products that are specially prepared (nourishing,moisturizing,sunscreen, etc.) should be used and/or referred to as "skin care". In our study we aimed to determine knowledge and behaviors about skin care and moisturizers of dermatology patients.
Materials and Methods: Between March-May 2013, we filled dermatology patients a questionary about their skin care products and moisturizers, behaviours abuot using them, how to use them, where they get knowledge about them, what are the attension points about choosing them, who they are asking for these products, where they buy these products, what are they looking for buying them.
Results: The study involved 984 patients.608 (61.8%) were female, 376 (38.2%) were male. In our study; (48.2%) 474 of patient specified that they understand skin care is cleaning, (% 34.2) 337 patient spesified that the lack of skin disease. 303 (30.8%) of patients knew one skin care product, 213% (21.6) of patients knew two skin care products, 284 (28.9%) of patients knew more product, 184% (18.7) of patients didn’t know skin care products. 528 (%53,7) patient were using skin products, 200 of them patients were using regularly, 328 were using sometimes. 456 (%46,3) patient were not using skin care products.
When they are choosing their skin care products; 648 (%65,9) of them get information from dermatologists, 154 (%15,7) internet, 106 (%10,8) advertisements, 37 (%3,8) their neighbours, 39 (%4) phamacy. 300 (%30,5) patients were using moisturizers, 340 (%34,6) patients were using sometimes, 344 (%35) were not using moisturizers.
Conclusion: Our patients did not have the behavior of using skin care products regularly. Our society needs to be informed about regular skin care, and choosing the right moisturizers, buying these products from appropriate places as well as using these products correctly.

14.Bullous pemphigoid in Erzurum: A 10 year retrospective study
Okan Kızılyel, Ömer Faruk Elmas, Handan Bilen, Mahmut Sami Metin, Necmettin Akdeniz, Betül Gündoğdu, Mustafa Atasoy
doi: 10.4274/turkderm.12144  Pages 66 - 69
Giriş ve Amaç: Erzurum'daki büllöz pemfigoidli hastaların epidemiyolojik, klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerini ve büllöz pemfigoidli hastaların komorbit hastalıklar ile ilişkisini ortaya koymak.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2003 ile 2013 yılları arasında biyopsi ile tanı konulan ve kliniğimizde yatırılarak takip edilen 38 büllöz pemgigoidli hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Hastaların 15 (%39,5)’i erkek ve 23 (%60,5)’ü kadındı. Tanı konulduğu zaman hastaların yaş ortalaması 62.4 ± 21(yaş aralığı: 1–93). Direk immün floresan çalışmaları sonucunda en sık tutulum IgG ve C3 birlikteliğiydi. Hastalarda ilk şikâyetlerinin başlaması ile tanı konulması arasında geçen sürenin ortalaması 72,7 ± 104,3 gündü. Tedavide başlangıç steroid dozu 54,7 ± 26.01 mg/gün idi. Büllöz pemfigoid için hastanede kalış süresi ortama 22,6 ± 23,5 gündü.
Sonuç: Büllöz pemfigoid ile malignite ve komorbit hastalıkların ilişkilisi tespit edilemedi. Buna karşın eozinofili tespit edildi. Büllöz pemfigoid hastalarında malignite tespiti için rutin laboratuvar ve radyolojik incelemeler gerekli değildir.
Background and Design: Bullous pemphigoid is a rare autoimmune blistering disease. Aim of the study is to reveal the epidemiology and clinical, laboratory, and radiological features of patients in Erzurum with bullous pemphigoid and to evaluate the association of bullous pemphigoid with comorbid diseases.
Methods and Methods: Medical records of 38 patients diagnosed with bullous pemphigoid after biopsy and hospitalized in our clinic between 2003 and 2013 were retrospectively studied.
Results: Fifteen (39.5%) of the 38 patients were male, and 23 (60.5%) were female. The mean age at the time of diagnosis was 62.4 ± 21 years. Analyses of the results of direct immunofluorescence showed that the most common findings were the presence of IgG and C3 (42.1%). The average time since the first presentation until diagnosis was 72.7 ± 104.3 days. The mean of the initial dose of corticosteroid was 54.7 ± 26.01 mg/day. The mean of hospitalization for bullous pemphigoid was 22.6 ± 23.5 days.
Conclusions: We did not detect any malignancy or comorbid diseases associated with bullous pemphigoid. However, eosinophilia was detected. Routine laboratory and radiological investigations are not necessary to detect malignancy in patients with bullous pemphigoid.

CASE REPORT
15.The reflectance confocal microscopy features of sebaceous adenoma in a case of Muir Torre syndrome
Esma İnan Yüksel, Aslı Turgut Erdemir, Cem Leblebici, Esra Koku Aksu, Mehmet Salih Gürel
doi: 10.4274/turkderm.00821  Pages 70 - 74
Muir-Torre sendromu (MTS) sebase tümörlere ve/veya keratoakantomlara eşlik eden visseral malignitelerle karakterize, nadir görülen bir genodermatozdur. Herediter nonpolipozis kolorektal kanser sendromunun bir subtipi olarak kabul edilir. Karakteristik sebase neoplaziler; sebase adenom, sebase karsinom, sebaseoma ve sebase diferansiyasyon gösteren keratoakantomu içermektedir. En sık görülen internal maligniteler kolorektal ve genitoüriner sistem tümörleridir.
Olgu: Kırkyedi yaşında erkek hasta burunda iki adet kabarık yara şikayetiyle polikliniğimize başvurdu. Dermatolojik muayenesinde burun sol yanında 1 cm çapında, sarımsı-beyaz renkte parlak papüllerden oluşan, hafif umblike, üzerinde telenjiektazilerin izlendiği plak ve burun ucunda 3 mm çapında, soluk eritemli, ortasında keratotik tıkaç bulunan kubbemsi papül mevcuttu. Daha önce kolon kanseri nedeniyle parsiyel kolon rezeksiyonu yapılmış olan hastada ailesel Lynch 2 sendromu öyküsü mevcuttu. Sebase adenomun dermoskopik incelemesinde az sayıda sarı komedon benzeri globüller ve dallanan damarlanmalar izlendi. Reflektans konfokal mikroskopi (RKM), histopatoloji ile iyi bir korelasyon göstermekteydi. Sebase lobüller hiporefraktil koyu nükleuslu ve parlak hiperrefraktil sitoplazmalı ovoid hücre kümelerinden oluşmaktaydı. Bazı alanlarda sebase duktus ile uyumlu yuvarlak ve oval şekilde koyu alanlar mevcuttu. Kişisel ve ailesel öykü, dermoskopik, RKM ve histopatolojik incelemeler ışığında hastaya MTS tanısı konuldu.
Sonuç olarak;biyopsi ile kanıtlanmış sebase adenom olgularında MTS araştırılmalıdır. Erken tanı MTS’li hastalarda hayat kurtarıcıdır. Sebase neoplazilerin RKM özelliklerinin daha iyi ortaya konulması, MTS’li hastalarda ve akrabalık ilişkisi olanlarda erken tanıya olanak sağlayacaktır.
Muir-Torre syndrome (MTS) is a rare autosomal dominant genodermatosis characterized by the occurrence of sebaceous gland neoplasms and/or keratoacanthomas associated with visceral malignancies. It is considered as a subtype of hereditary nonpolyposis colorectal cancer syndrome. Characteristic sebaceous gland neoplasms include sebaceous adenoma, sebaceous carcinoma, sebaceoma, and keratoacanthoma with sebaceous differentiation. The most common visceral malignancies are colorectal and genitourinary tumors.

CASE: A 47year-old male patient admitted to our clinic complaining of two lesions on the nose. Dermatological examination revealed a plaque in 1 cm diameter consisting of bright yellowish-white coloured papules with slightly umblicated appearance and telangiectasias on the left site of the nose and had a dome shaped papule in 3 mm diameter with hyperkeratotic plug on the tip of the nose. He had personal history of partial colon resection because of colon cancer and familial Lynch 2 syndrome. On dermoscopic examination of sebaceous adenoma, a few yellow comedo-like globules and branching arborizing vessels were detected. Reflectance confocal microscopy (RCM) revealed a good histopathologic correlation. Sebaceous lobules were composed by clusters of ovoid cells with hyporefractile dark nuclei and bright, hyperrefractile glistening cytoplasm. Numerous roundish to ovoid dark spaces corresponding to sebaceous ducts were detected. The diagnosis of MTS was established based on the personal and family history, dermoscopic, RCM and histopathologic findings.

CONCLUSIONS: MTS evaluation is required in patients with biopsy-proven sebaceous adenoma. Early diagnosis may be lifesaving in patients with MTS. A better characterization of RCM features of sebaceous tumors will allow early diagnosis of the patients with MTS.

16.Melanotic lupus erythematosus: A rare variant of discoid lupus erythematosus
Seval Doğruk Kaçar, Pınar Özuğuz, Betül Demirciler Yavaş, Merve Demir, Hasan İlyas Özardalı
doi: 10.4274/turkderm.13471  Pages 75 - 77
Diskoid lupus eritematozus (DLE) sıklıkla güneş gören deri bölgelerinde ortaları atrofik kenarları hiperpigmente plaklar şeklinde görülür. Nadir olarak yüz ve boyunda eşlik eden eritem, yapışık skuam ya da atrofi olmadan diffüz hiperpigmente plaklar şeklinde ortaya çıkabilir. Bu durum melanotik lupus eritematozus olarak adlandırılır ve literatürde oldukça nadir bildirilmiştir. Bu durumun ayırıcı tanısında yüzde pigmentasyon yapan melazma, Riehl melanozu, liken planus pigmentozus, ilaca bağlı hiperpigmentasyon gibi diğer hastalıklar düşünülmelidir. Burada 66 yaşında tüm yüzde diffüz mavi- kahverengi hiperpigmentasyonu olan ve klinik, histopatolojik ve immünfloresan bulguları ile melanotik DLE olarak tanı alan bir erkek hasta sunulmuştur.
Discoid lupus erythematosus (DLE) is characterized by atrophic patches with peripheral hyperpigmentation on sun exposed skin areas. It rarely presents with diffuse hyperpigmented patches without erythema, adherent scale and atrophy on face and neck. This presentation is called as melanotic lupus erythematosus and it is rarely reported in literature. Other diseases that cause facial pigmentation as melasma, Riehl melanosis, lichen planus pigmentosus, drug related pigmentation should be considered in the differential diagnosis. We herein report a 66 year old male patient with diffuse blue-brown pigmentations on his face which was diagnosed as melanotic lupus erythematosus with the clinical, histopathological and immunofluoresence findings.

17.A case of lenflunomide-induced alopecia areata
Gürol Açıkgöz, Yıldıray Yeniay, Ercan Çalışkan, Ercan Arca
doi: 10.4274/turkderm.29795  Pages 78 - 80
Leflunomid, özellikle romatoid artrit ve psoriatik artrit başta olmak üzere inflamatuar artritlerin tedavisinde yaygın olarak kullanılan immünomodülatuar bir ilaçtır. Lenflunomidin yan etkileri genellikle hafif ve geçici özellik göstermekle birlikte en sık izlenen yan etkileri hepatopati, hipertansiyon, gastrointestinal rahatsızlıklar ve geçici saç kaybıdır. Leflunomide bağlı geçici saç kaybı oluşabileceği bildirilmiş olmasına karşın, alopesi areata gelişimi bugüne kadar sadece bir olguda bildirilmiştir. Bu olgu sunumunda, leflunomid tedavisi sonrasında alopesi areata gelişen 38 yaşında bir erkek hastayı sunuyoruz.
Leflunomide is an immunomodulatory drug widely used in the treatment of inflammatory arthritis especially in rheumatoid arthritis and psoriatic arthritis. The common side effects of leflunomide are hepatopathy, hypertension, various gastrointestinal complaints and transient hair loss, which were mild and reversible. Although leflunomide is associated with transient hair loss, leflunomide induced alopecia areata was reported previously only in one case. In this case report, we present a 38-year-old male patient who suffered from alopecia areata after leflunomide therapy.

18.A case of atypical scleromyxedema mimicking angioedema which responded well to acitretin treatment
Özlem Ekiz, Bilge Bülbül Şen, Emine Nur Rifaioğlu, Mehmet Yaldız
doi: 10.4274/turkderm.78095  Pages 81 - 84
Otuz yedi yaşındaki erkek hasta göz kapaklarında, kulaklarında, boyun ön ve yan yüzleri ile ensesinde şişlik ve hafif kaşıntı şikayeti ile polikliniğimize başvurdu. Dermatolojik muayenesinde göz kapaklarında ve kulaklarında soluk eritem ve ödem; yüz derisinde kabalaşma ve alın bölgesinde oluklanmalar saptandı. Hastanın öyküsünden yaklaşık iki aydır ürtiker-anjioödem tanıları ile sistemik kortikosteroid, antihistaminik ve adrenalin tedavilerinin verildiği fakat bu tedavilerden hiç fayda görmediği öğrenildi. Klinik, histopatolojik ve laboratuar bulgularının ışığında hastaya monoklonal gamopatisiz atipik skleromiksödem tanısı konuldu. Hastaya asitretin (35 mg/gün) tedavisi başlandı. İki ay sonra lezyonlarda belirgin düzelme gözlendi.
A 37-year-old male patient was admitted our clinic with complaints of edema and mild pruritus on the eyelids, ears, and neck. On dermatological examination there were pale erythema and edema on eyelids and ears; also coarsening of the facial skin and grooving in the forehead lines. In his medical history, it was learned that systemic corticosteroids, antihistamines and epinephrine treatments were given with the diagnosis of urticaria, angioedema for about two months, but he did not benefit from these treatments. A diagnosis of atypical scleromyxedema without monoclonal gammopathy was done according to the clinical, histopathological and laboratory findings. Acitretin treatment with a dose of 35 mg/day was started. Marked regression in the lesions was observed two months later.

19.A case of systemic lupus erythematosus exacerbated with erythema multiforme-like lesions
Şule Yüksel Özcan, Evren Turgay Arısoy, Sema Aytekin, Emre Kaynak, Mehmet Fatih Akdoğan, Pembe Güneş
doi: 10.4274/turkderm.81568  Pages 85 - 88
Lupus eritematozus (LE) ve eritema multiforme (EM) birlikteliği, ANA, anti-SS-B/La ve RF pozitifliği saptanan hastalar 1962 yılında Rowell ve ark. tarafından yeni bir sendrom olarak tanımlanmıştır. 2012 yılında Torchia ve ark. tarafından ise Rowell Sendromu (RS) için yeni tanı kriterleri tanımlanmıştır. Ancak literatürde sadece sistemik ve/veya kutanöz LE ile EM benzeri lezyonların birlikteliği de tanı kriterlerini tam olarak sağlamasa bile RS olarak bildirilmiştir. Daha sonra bu olgular EM benzeri lezyonlarının subakut kutanöz LE’nin alt tipi olabileceği yönünde değerlendirilmiştir. Bu makalede histopatolojik inceleme ile tanı konulmuş DLE ile EM benzeri lezyonların varlığı, benekli ANA pozitifliği, tetikleyici bir faktörün olmaması, malar raş, diskoid raş ve ANA pozitifliği ile EM benzeri lezyonların tipik yerleşim göstermemesi gibi özellikleri olan ve oral siklosporine iyi yanıt veren 34 yaşında kadın hasta sunulmuştur. Yeni literatürler ışığında olgumuz yeni RS tanı kriterlini tamamlamaması nedeni ile EM benzeri lezyonlarla aktive olan sistemik lupus eritematozus olarak değerlendirilmiştir.
The association of lupus erythematosus (LE) and erythema multiforme (EM) inthe presence of ANA, anti-SS-B/La and RF positivity was described as a new syndrome by Rowell et al in 1962. In 2012, Torchia et al. suggested a novel diagnostic criteria for Rowell syndrome (RS). However, a number of cases which lack thefull spectrum of either set ofdiagnostic criteria, have been reported as RS in the literature. The EM-like lesions seen in these cases have been proposed as a subtype of subacute cutaneous LE. This article presents the case of a 34-year-old female patient with histopathologicallydiagnosed discoid LE, EM-like lesions, and speckled-pattern ANA positivity. Localizations of malar rash, discoid rash and EM-like lesions of patient were not typical in the patient, and there was no triggering factor. Due to the lack of fully novel diagnostic criteria forRS, we concludethat our case is an instance of SLE exacerbated with EM-like lesions.

WHAT IS YOUR DIAGNOSIS?
20.What is your diagnosis?
Ersin Aydın, Ercan Karabacak, Zafer Küçükodacı, Bilal Doğan
Pages 89 - 90
Ksantogranuloma en sık rastlanılan Non-Langerhans hücreli histiosiyozdur. Sıklıkla infantil ve çocukluk döneminde gözlenmesi nedeniyle juvenil ksantogranuloma (JKG) olarak adlandırılmıştır. Literatürde çok ender olarak, erişkin yaşta başlangıç gösteren olgulara da rastlanabilmektedir. Burada klinik ve histopatolojik bulgularla erişkin tip ksantogranüloma tanısı konulan 21 yaşında bir erkek hasta sunulmuştur.
Ksantogranuloma en sık rastlanılan Non-Langerhans hücreli histiosiyozdur. Sıklıkla infantil ve çocukluk döneminde gözlenmesi nedeniyle juvenil ksantogranuloma (JKG) olarak adlandırılmıştır. Literatürde çok ender olarak, erişkin yaşta başlangıç gösteren olgulara da rastlanabilmektedir. Burada klinik ve histopatolojik bulgularla erişkin tip ksantogranüloma tanısı konulan 21 yaşında bir erkek hasta sunulmuştur.

21.
ACI KAYBIMIZ

Page 91
Abstract | Full Text PDF

22.
Asistan Gözüyle 8. Dermatoloji Bahar Sempozyumu

Page 92
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale